TÜRKİYE'NİN SESSİZ TOPLUMSAL ÇÖKÜŞÜ
30 Ekim 2026...
İstanbul'un kalbinin attığı yerlerden biri olan Sirkeci'de, Marmaray istasyonunda bir insan daha yaşamını yitirdi.
Bir haber daha...
Bir ölüm daha...
Bir süre aksayan seferler...
İnsanlar telefonlarına baktılar. Trenlerini beklediler. Gecikmeye kızdılar. Haber siteleri birkaç saat boyunca olayı yazdı.
Sonra hayat devam etti.
Fakat devam etmemesi gereken bir şey vardı:
Ekim ayı içerisinde Marmaray istasyonlarında bildirilen dördüncü intihar vakasıydı bu.
Basına yansıyan haberlere göre 9 Ekim'de Erenköy, 14 Ekim'de Üsküdar, 24 Ekim'de Florya Akvaryum ve 30 Ekim'de Sirkeci...
Bir ay.
Dört insan.
Dört ölüm.
Ve milyonlarca insanın arasında giderek büyüyen korkunç bir sessizlik.
Burada durup sormamız gerekiyor:
Bize ne oluyor?
RAKAMLARIN ARKASINDA İNSANLAR VAR
Önce istatistik konusunda dürüst olalım.
2026 yılı henüz tamamlanmadığı için İstanbul'un Ocak-Ekim dönemine ait kesinleşmiş resmî aylık intihar toplamları yayımlanmış değildir. Dolayısıyla internette bulunan birkaç haberi toplayıp bunu "İstanbul'un 2026 intihar istatistiği" diye sunmak bilimsel olarak yanlış olur.
Fakat elimizde geçmiş yıllara ait resmî veri var.
TÜİK'in yayımladığı verilere göre 2024 yılında İstanbul bölgesinde 631 intihar kaydedildi.
631...
Bu rakamı bir saniye düşünün.
631 ayrı hayat.
631 ayrı hikâye.
631 ayrı aile.
Ve belki her birinin çevresinde, onların yaşadığı karanlığı zamanında fark edemeyen onlarca insan.
2026'nın kesin bilançosunu ise ancak resmî veriler tamamlandığında görebileceğiz.
Fakat Marmaray'da yalnızca bir ay içerisinde peş peşe yaşanan dört ölüm bile önümüzde görmezden gelinemeyecek bir toplumsal uyarı işareti bırakıyor.
Bu insanları yalnızca bir istatistiğin hanesine yazıp yolumuza devam edemeyiz.
HER İNTİHARIN NEDENİ AYNI DEĞİLDİR
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir insanın neden yaşamına son verdiğini dışarıdan bakarak kesin biçimde bilemeyiz.
Ekonomik sıkıntı olabilir.
Aile problemi olabilir.
Ruhsal hastalık olabilir.
Yalnızlık olabilir.
Travma olabilir.
Şiddet olabilir.
Borç olabilir.
İşsizlik olabilir.
Bunların birkaçı aynı anda bulunabilir.
Bazen neden kamuoyuna hiçbir zaman açıklanmayabilir.
Bu nedenle Marmaray'daki dört insanın ölümünü doğrudan "ekonomi yüzünden", "hükümet yüzünden" veya herhangi tek bir nedenle açıklamak sorumsuzluk olur.
Fakat buradan başka bir sonuca da varamayız:
Devletin hiçbir sorumluluğu yoktur.
İşte DAF'ın itiraz ettiği nokta tam olarak buradadır.
Devlet tek tek insanların hayatındaki bütün trajedilerin faili değildir.
Ama yönettiği toplumun sosyal koşullarından, ruh sağlığı politikalarından, ekonomik ortamından, sosyal yardım sisteminden ve insanların yardım alabileceği kurumların erişilebilirliğinden sorumludur.
23 YILI AŞKIN İKTİDARIN ARDINDAN "BİZİMLE İLGİSİ YOK" DENİLEMEZ
Türkiye'yi AKP 2002 yılından beri yönetiyor.
Dolayısıyla bugün Türkiye'nin ekonomik ve sosyal kurumlarının geldiği noktayı iktidardan tamamen bağımsızmış gibi tartışmak mümkün değildir.
Bir hükümet iki yıldır iktidardaysa geçmişten devraldığı sorunlardan söz edebilir.
Beş yıldır iktidardaysa hâlâ bazı yapısal miraslardan söz edebilir.
Fakat yirmi yılı aşan bir iktidarın ardından artık yalnızca "devralınan Türkiye" yoktur.
Büyük ölçüde sizin yönettiğiniz Türkiye vardır.
Ekonominin nasıl yönetildiği...
Sosyal devletin hangi alanlara kaynak ayırdığı...
Ruh sağlığı hizmetlerinin erişilebilirliği...
Gençlerin gelecek beklentileri...
Emeklinin yaşam koşulları...
Çalışanın güvencesi...
Eğitimin niteliği...
Kentlerin nasıl büyüdüğü...
Bunların hepsi siyasi tercihlerin ve uzun vadeli kamu politikalarının konusudur.
Bu nedenle hükümetten hesap sormak, herhangi bir ölümün failini ilan etmek değildir.
Demokratik bir toplumda iktidardan sosyal koşulların hesabını sormaktır.
AMA HER ŞEYİ HÜKÜMETİN ÜZERİNE ATIP KENDİMİZİ TEMİZE ÇIKARAMAYIZ
Şimdi gelelim daha rahatsız edici bölüme.
Toplum.
Biz.
Çünkü her şeyi devlete yükleyip sonra aynaya bakmamak da kolaycılıktır.
Türkiye'de giderek büyüyen bir "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" kültürü vardır.
Komşumuzun kim olduğunu bilmiyoruz.
Yan masada çalışan insanın aylardır neden sessizleştiğini merak etmiyoruz.
Bir arkadaşımız aramayı bıraktığında biz de onu aramıyoruz.
Bir insan ekonomik olarak çöktüğünde ona başarısız gözüyle bakabiliyoruz.
İşsiz kaldığında küçümseyebiliyoruz.
Psikolojik yardım aldığında "deli" damgası vurabiliyoruz.
Borçlandığında ayıplayabiliyoruz.
Yalnız kaldığında fark etmiyoruz.
Ama öldüğünde sosyal medyada:
"Çok üzüldüm."
yazıyoruz.
Sonra ekranı kaydırıyoruz.
İşte çağımızın korkunç ikiyüzlülüklerinden biri budur.
İnsan hayattayken görünmez, öldüğünde birkaç saatliğine görünür oluyor.
BAŞKASININ ACISI ARTIK BİR "İÇERİK"
Daha da kötüsü var.
Modern toplum acıyı bile tüketilecek bir ürüne dönüştürdü.
Bir insan ölüyor.
Telefonlar çıkıyor.
Video çekiliyor.
Sosyal medyada paylaşılıyor.
Yorum yapılıyor.
Tartışılıyor.
Sonra başka bir video geliyor.
Başka bir skandal.
Başka bir cinayet.
Başka bir felaket.
Ve önceki insan unutuluyor.
Acıyı bile tüketiyoruz.
İşte toplumsal çürümenin en ürkütücü biçimlerinden biri budur.
İnsan artık insan olmaktan çıkıp birkaç saniyelik görüntüye, başlığa ve istatistiğe dönüşüyor.
MARMARAY'DAKİ ASIL KORKUNÇ GÖRÜNTÜ
Marmaray İstanbul'un en yoğun ulaşım sistemlerinden biridir.
Her gün yüz binlerce insan birbirinin yanından geçiyor.
Birbirlerine birkaç santimetre mesafede duruyorlar.
Ama birbirlerinden kilometrelerce uzaktalar.
Kulaklıklar takılı.
Gözler telefonlarda.
Herkes bir yere yetişiyor.
İşe.
Eve.
Okula.
Borç ödemeye.
Bir sonraki vardiyaya.
Bir sonraki faturaya.
Milyonlarca insan aynı şehirde yaşıyor ama giderek daha fazla insan yalnız yaşıyor.
Kalabalık arttıkça dayanışma artmadı.
Bazen tam tersine azaldı.
İstanbul bunun devasa bir laboratuvarına dönüştü.
Milyonların içerisinde yalnızlık...
Belki çağımızın en büyük paradokslarından biri budur.
DEVLET NEREDE BAŞLAR?
Devlet yalnızca polis değildir.
Devlet yalnızca mahkeme değildir.
Devlet yalnızca vergi dairesi değildir.
Devlet yalnızca vatandaşın yanlış yaptığında karşısına çıkan otorite değildir.
Eğer devlet varsa, vatandaş düşerken de orada olmak zorundadır.
Bir insan psikolojik olarak çöktüğünde ulaşabileceği ücretsiz veya erişilebilir hizmetler bulunmalıdır.
Çocuk okulda zorbalığa uğradığında sistem bunu fark etmelidir.
Bir aile ekonomik olarak çöktüğünde sosyal devlet devreye girebilmelidir.
Bir çalışan ağır psikolojik baskı altındaysa çalışma hayatının denetim mekanizmaları bulunmalıdır.
Bir yaşlı yalnızsa sosyal hizmet sistemi onu görebilmelidir.
İntiharların önlenmesi yalnızca psikiyatristlerin işi değildir.
Bu aynı zamanda:
sağlık politikasının,
eğitim politikasının,
çalışma hayatının,
sosyal güvenliğin,
yerel yönetimlerin,
aile politikalarının
ve ekonomik politikanın konusudur.
TOPLUM NEREDE BAŞLAR?
Devletin sorumluluğunu söyledik.
Şimdi kendimize dönelim.
Toplum dediğimiz şey televizyonda yaşayan başka insanlar değildir.
Toplum biziz.
Birbirimizin yüzüne bakmıyorsak...
Birbirimizi yalnızca çıkarımız olduğunda arıyorsak...
Yoksulu başarısız kabul ediyorsak...
Zenginliği ahlaki üstünlük sanıyorsak...
Ruhsal sorun yaşayan insanla alay ediyorsak...
Çocuğun okulda ezilmesini "hayatın gerçeği" diye geçiştiriyorsak...
İşyerindeki mobbingi "ekmek parası, katlanacak" diyerek normalleştiriyorsak...
Yaşlılarımızı yalnızlığa terk ediyorsak...
Ve bütün bunlardan sonra televizyondaki ölüm haberini izleyip:
"Vah vah..."
deyip kanal değiştiriyorsak...
yalnızca devleti suçlayarak kendimizi aklayamayız.
DAF'IN İTİRAZI TAM OLARAK BURADADIR
DAF'ın yıllardır anlatmaya çalıştığı devlet ve toplum eleştirisinin merkezinde yalnızca siyasi iktidar yoktur.
İnsan vardır.
Çünkü yozlaşmış insanlardan sağlıklı bir toplum çıkmaz.
Sağlıksız bir toplumdan da sağlıklı bir devlet çıkmaz.
Devleti değiştirirsiniz.
Bayrağı değiştirirsiniz.
Anayasayı değiştirirsiniz.
İdeolojiyi değiştirirsiniz.
Başkanı değiştirirsiniz.
Ama insanın zihniyetini değiştirmezseniz eski düzen başka bir isim altında geri gelir.
Gerçek devrim yalnızca iktidarı değiştirmek değildir.
İnsanın başka bir insanın acısını yeniden hissedebilmesini sağlamaktır.
Dayanışmayı yeniden kurmaktır.
Vicdanı yeniden uyandırmaktır.
Bilimi rehber yapmaktır.
Ruh sağlığını utanılacak bir mesele olmaktan çıkarmaktır.
İnsan değerini banka hesabından, arabasından, evinden, makamından ve tüketim gücünden ayırmaktır.
DÖRT ÖLÜMÜN ARDINDAN
9 Ekim.
14 Ekim.
24 Ekim.
30 Ekim.
Dört tarih.
Dört insan.
Bunları siyasi slogan haline getirmek istemiyoruz.
Tam tersine:
Siyasi sloganların arkasında kaybolmalarına izin vermek istemiyoruz.
Her birinin yaşamına neden son verdiğini bilmiyoruz.
Bilmediğimiz şeyi biliyormuş gibi yapmayacağız.
Fakat bildiğimiz başka bir şey var.
Bir toplumda insanlar ruhsal olarak çökerken siyaset "benim sorumluluğum değil" diyemez.
Devlet "kişisel mesele" diyemez.
Ve toplum da:
"Beni ilgilendirmiyor."
diyemez.
Çünkü bir gün o istasyondaki insan sizin çocuğunuz olabilir.
Arkadaşınız olabilir.
Komşunuz olabilir.
İş arkadaşınız olabilir.
Belki de her sabah selam vermeden yanından geçtiğiniz insan olabilir.
SON SÖZ: BİR İNSANI YAŞARKEN GÖREBİLMEK
Türkiye'nin bugün ihtiyacı yalnızca daha fazla hastane değildir.
Daha fazla vicdana ihtiyacı vardır.
Daha fazla dayanışmaya ihtiyacı vardır.
Daha erişilebilir ruh sağlığı hizmetlerine ihtiyacı vardır.
Ekonomik ve sosyal politikaların insan hayatı üzerindeki sonuçlarının daha ciddi değerlendirilmesine ihtiyacı vardır.
Ve her şeyden önemlisi:
Bir insanı ölmeden önce görebilen bir topluma ihtiyacı vardır.
Çünkü ölümden sonra yazılan binlerce "çok üzgünüz" mesajının, yaşarken söylenmiş tek bir:
"İyi misin? Gerçekten iyi misin?"
sorusunun yerini tutmadığı zamanlar vardır.
Marmaray'daki dört ölümün ardından yapılması gereken şey korkuyu büyütmek değildir.
Ölümü romantikleştirmek hiç değildir.
Yapılması gereken:
Sormaktır.
Araştırmaktır.
Önlem almaktır.
Yardım etmektir.
Hükümetten hesap sormaktır.
Kurumları göreve çağırmaktır.
Ve belki en zoru...
Kendimize bakmaktır.
Çünkü bir toplumun çöküşü yalnızca ekonomisinin çökmesi değildir.
Bir toplumun gerçek çöküşü, insanların birbirlerinin acısına karşı hiçbir şey hissetmemeye başlamasıdır.
Ve eğer bir insanın ölümü bizi yalnızca trenimizin gecikmesi kadar ilgilendiriyorsa...
asıl konuşmamız gereken felaket belki de budur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder