Türkiye'nin son çeyrek yüzyılına bakıldığında karşımıza yalnızca kötü ekonomi, siyasi kutuplaşma veya başarısız devlet yönetimi çıkmıyor.
Çok daha temel bir sorunla karşı karşıyayız:
Hukuk devletinin aşınması.
AKP 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından iktidara geldi. O günden bugüne bir insan doğdu, büyüdü, üniversiteyi bitirdi ve yetişkin oldu. Dolayısıyla artık "yeni iktidar", "geçiş dönemi", "eski Türkiye'nin sorunları" gibi mazeretlerin arkasına saklanılabilecek bir zaman diliminden söz etmiyoruz.
Yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir iktidardan söz ediyoruz.
Bu süre boyunca Türkiye'de başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar, emniyet müdürleri, valiler, bürokratlar, hâkimler ve savcılar değişti.
Ama siyasi iktidarın merkezindeki parti değişmedi.
Bu nedenle Türkiye'nin geldiği noktanın siyasi sorumluluğunu sürekli başka güçlere yüklemek artık mümkün değildir.
Üstelik hikâye tek bir günde başlamadı.
Türkiye hukuk devletinden bir sabah uyanıp çıkmadı.
Adım adım uzaklaştı.
2002–2007: Reform Söylemiyle Başlayan Dönem
AKP iktidarının ilk yıllarını yok saymak tarihsel açıdan yanlış olur.
Avrupa Birliği üyeliği hedefi nedeniyle insan hakları, işkencenin önlenmesi, demokratikleşme ve mevzuat reformları konusunda bazı önemli adımlar atıldı.
Tam da bu nedenle sonraki yıllardaki gerileme daha çarpıcıdır.
Başlangıçta Avrupa Birliği normlarını, hukuk devletini ve demokratikleşmeyi savunduğunu söyleyen bir siyasi hareket, yıllar ilerledikçe iktidarı sınırlandıran kurumlarla çatışmaya başladı.
Sorun tam olarak burada doğdu:
Demokrasi giderek iktidarın seçim kazanmasıyla eş anlamlı görülmeye başlandı.
Oysa demokrasi sandıktan ibaret değildir.
Sandık iktidarı belirler.
Hukuk ise o iktidarın neleri yapamayacağını belirler.
2007–2013: ERGENEKON VE BALYOZ — "DARBE" DENİLEREK YILLARI ÇALINAN İNSANLAR
AKP döneminin hukuk tarihindeki en karanlık sayfalarından biri Ergenekon ve Balyoz davalarıdır.
Ergenekon soruşturması 2007'de başladı.
Aralarında generallerin, subayların, gazetecilerin, akademisyenlerin, siyasetçilerin ve sivillerin bulunduğu yüzlerce kişi devasa bir örgüt soruşturmasının içine sokuldu.
Suçlama olağanüstü ağırdı:
Hükümeti devirmek.
Yani darbe.
2013'te Ergenekon davasında 275 sanık bulunuyordu. Savcılık 64 kişi için ağırlaştırılmış müebbet istedi.
Sonra gerçekten ağır cezalar verildi.
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ müebbet hapse mahkûm edildi.
Dursun Çiçek ve Hasan Iğsız gibi isimlere ağırlaştırılmış müebbet verildi.
Mustafa Balbay 34 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildi.
Tuncay Özkan'a ağırlaştırılmış müebbet ve ayrıca hapis cezaları verildi.
Bazı insanlar yıllarca tutuklu kaldı.
Televizyonlarda günlerce "darbeciler", "terör örgütü", "derin devlet" anlatıları döndü.
Türkiye yıllarca bu davalarla yaşadı.
Sonra ne oldu?
Tahliyeler başladı.
Anayasa Mahkemesi hak ihlalleri tespit etti.
2016'da Yargıtay Ergenekon ana davasındaki mahkûmiyetleri bozdu.
2019'da yeniden görülen davada mahkeme, "Ergenekon" adıyla kurulmuş bir silahlı terör örgütünün varlığının kanıtlanamadığına hükmetti.
Şimdi insanın aklıyla alay etmeyelim.
Bir devlet yıllarca:
"Türkiye Cumhuriyeti hükümetini devirmeye çalışan terör örgütü yakaladık."
diyor.
İnsanları cezaevine gönderiyor.
Müebbetler ve ağırlaştırılmış müebbetler veriliyor.
Sonra aynı devletin yargısı yıllar sonra:
Böyle bir silahlı terör örgütünün varlığı kanıtlanamadı.
diyor.
Peki insanların cezaevinde geçen yılları?
Aileleri?
Meslekleri?
İtibarları?
Hayatları?
Kim verecek bunların hesabını?
Devlet bazı mağdurlara daha sonra tazminat ödedi.
Bazı askerlerin özlük ve statü meselelerinde iade süreçleri yaşandı.
Ama insan hayatından çalınmış yılların parasal karşılığı yoktur.
Ergenekon Türkiye'nin hukuk tarihine şu soruyu kazıdı:
Örgütün varlığını dahi sonunda kanıtlayamayacaksan insanlara nasıl ağırlaştırılmış müebbet verebildin?
2010: YARGI ÜZERİNDEN DEVLETİN YENİDEN KURULMASI
12 Eylül 2010 anayasa referandumu yalnızca birkaç anayasa maddesinin değiştirilmesi değildi.
HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapıları da değiştirildi.
AKP bunu demokratikleşme olarak sundu.
Fakat sonraki yıllarda ortaya çıkan tablo son derece ironikti.
Bir dönem AKP ile Gülen yapılanmasının aynı siyasi doğrultuda hareket ettiği yönündeki tartışmalar, özellikle yargı ve emniyet içindeki kadrolaşma iddialarıyla birleşti.
Sonra bu ittifak parçalandı.
Ve dün devlet adına insanları soruşturanların bir bölümü birkaç yıl sonra bizzat devlet tarafından FETÖ yapılanmasının mensupları olmakla suçlandı.
Bu tablo tek başına devlet yönetimindeki korkunç kurumsal zaafı göstermektedir.
2013: GEZİ PARKI — İKTİDARIN VATANDAŞA BAKIŞINDAKİ KIRILMA
Mayıs 2013.
İstanbul'daki Gezi Parkı'nda başlayan küçük bir çevre protestosu polisin sert müdahalesinden sonra Türkiye çapında devasa protestolara dönüştü.
Avrupa Konseyi daha sonra Gezi sırasında aşırı ve uygunsuz biber gazı kullanımı, kötü muamele ve orantısız polis gücüne ilişkin ciddi ve tutarlı iddialar bulunduğunu açıkladı.
Ama Gezi'nin asıl önemi başka yerdeydi.
AKP artık karşısındaki toplumsal muhalefeti anlamaya çalışan bir siyasi hareket olmaktan çıkıyor, onu giderek tehdit olarak gören bir devlet iktidarına dönüşüyordu.
İnsanların ne söylediğinden çok hangi tarafta durduğu önemli hâle gelmeye başladı.
İktidarın dili sertleşti.
Toplum kamplara ayrıldı.
Ve siyasi muhalif giderek "rakip" olmaktan çıkarılıp "düşman" olarak tarif edilmeye başlandı.
2013: 17–25 ARALIK VE BÜYÜK KOPUŞ
2013'ün sonunda bu kez AKP ile Gülen yapılanması arasındaki ittifak tamamen parçalandı.
17 ve 25 Aralık'ta büyük yolsuzluk soruşturmaları gündeme geldi.
Bakan çocukları, iş insanları ve kamu görevlilerinin isimleri soruşturmalarda yer aldı.
AKP ise soruşturmaları hükümeti devirmeye yönelik bir operasyon olarak nitelendirdi.
Bundan sonra polis ve yargı bürokrasisinde büyük tasfiyeler başladı.
Burada Türkiye'nin hukuk açısından karşı karşıya kaldığı korkunç paradoks şuydu:
Eğer hükümetin söylediği gibi devletin yargı ve emniyet mekanizmasına bir yapılanma sızmış ve siyasi operasyon yapabilecek güce ulaşmışsa:
Bu yapılanma yıllarca nasıl büyüdü?
Kim engellemedi?
Kim denetlemedi?
Kimlerle birlikte hareket etti?
Ve devletin adli mekanizması nasıl bir cemaatin iktidar kavgasında kullanılabilecek noktaya kadar gelebildi?
2014–2015: YARGIYA GÜVEN SARSILIRKEN SİYASİ GERİLİM BÜYÜDÜ
Türkiye artık hızla başka bir rejim atmosferine giriyordu.
Basın üzerindeki baskı tartışmaları büyüyordu.
Gazeteciler hakkında soruşturmalar açılıyordu.
Sosyal medya giderek devletin kontrol etmeye çalıştığı yeni mücadele alanına dönüşüyordu.
Yargının bağımsızlığı konusunda hem Türkiye içinde hem uluslararası kuruluşlarda alarm zilleri çalıyordu.
Ve ardından Türkiye'nin yakın tarihindeki en kanlı dönemlerden biri geldi.
2015–2017: TÜRKİYE'NİN TERÖR CEHENNEMİ — VE SONRA GELEN ŞAŞIRTICI SESSİZLİK
2015 ve 2016 yıllarında Türkiye, DEAŞ ve PKK başta olmak üzere terör örgütlerinin gerçekleştirdiği korkunç saldırılarla sarsıldı.
20 Temmuz 2015'te Suruç'ta 34 insan öldürüldü.
10 Ekim 2015'te Ankara Garı önündeki saldırıda 100'den fazla insan hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı.
12 Ocak 2016'da Sultanahmet saldırısı yaşandı.
17 Şubat 2016'da Ankara Merasim Sokak saldırısı gerçekleşti.
13 Mart 2016'da Ankara Güvenpark saldırısı yaşandı.
19 Mart'ta İstiklal Caddesi vuruldu.
28 Haziran'da Atatürk Havalimanı saldırıya uğradı; 45 insan öldü.
20 Ağustos 2016'da Gaziantep'teki düğüne yapılan saldırıda 57 kişi hayatını kaybetti.
10 Aralık 2016'da Beşiktaş'ta bombalar patladı.
1 Ocak 2017'de Reina'ya yapılan saldırıda 39 insan öldürüldü.
Türkiye'nin büyük şehirlerinde insanlar adeta:
"Bugün bomba nerede patlayacak?"
diye yaşamaya başlamıştı.
Arka arkaya saldırılar...
İstanbul.
Ankara.
Gaziantep.
Suruç.
Havalimanları.
Meydanlar.
Otobüs durakları.
Polis noktaları.
Gece kulüpleri.
Düğünler.
Türkiye belki de onlarca yıldır görmediği yoğunlukta bir şiddet dalgasının içindeydi.
ABD Dışişleri Bakanlığının daha sonraki değerlendirmelerinde de 2015–2016 dönemi Türkiye açısından 1970'lerden bu yana görülen en şiddetli dönemlerden biri olarak tanımlandı.
Sonra son derece dikkat çekici bir şey yaşandı.
Bu yoğunluk 2017'nin hemen ardından dramatik biçimde düştü.
Elbette Türkiye'de terör tamamen sona ermedi.
Daha sonraki yıllarda da saldırılar oldu.
2022'de İstiklal Caddesi saldırısı yaşandı.
2023 ve 2024'te başka terör eylemleri meydana geldi.
Dolayısıyla "2017'den sonra Türkiye'de bir daha terör saldırısı olmadı" demek açıkça yanlış olur.
Fakat 2015–2016 boyunca neredeyse birkaç ayda bir büyük bir şehrin kan gölüne dönüştüğü o kitlesel saldırı temposu, 2017 sonrasında gerçekten bıçakla kesilmişçesine seyrekleşti.
Bu yalnızca benim izlenimim değildir.
Uluslararası güvenlik değerlendirmeleri de Ocak 2017 sonrasında Türkiye'deki şiddetin tarihsel olarak çok düşük seviyelere indiğini kaydetmiştir.
Şimdi burada çok dikkatli ama çok önemli bir soru sormak gerekir:
Ne değişti?
Bu soruyu sormak, "saldırıları iktidar yaptırdı" demek değildir.
Böyle bir iddiayı kanıt olmadan ileri sürmek sorumsuzluk olur.
Ama bir muhalif gazetecinin görevi yalnızca ölü sayılarını sıralamak da değildir.
Devletin neden bir dönem bu saldırıları engelleyemediğini ve ardından neden olağanüstü ölçüde engelleyebilir hâle geldiğini sormaktır.
2015–2016'da istihbarat sistemi ne durumdaydı?
Sınırlar ne kadar kontrol ediliyordu?
DEAŞ'ın Türkiye içindeki hücreleri nasıl bu kadar rahat hareket edebildi?
PKK ve bağlantılı yapıların şehirlerde gerçekleştirdiği saldırılar neden bu ölçüde arttı?
Suriye savaşının Türkiye'ye taşan güvenlik riskleri neden önceden yeterince kontrol edilemedi?
Sonra hangi politikalar değişti?
Hangi istihbarat yöntemleri değişti?
Hangi örgüt hücreleri çökertildi?
Hangi sınır tedbirleri alındı?
Ve eğer 2017'den sonra bunların yapılması mümkün idiyse:
Neden 2015'te ve 2016'da yapılamadı?
Asıl soru budur.
Terör saldırısının faili terör örgütüdür.
Bunun tartışması yoktur.
Ama vatandaşın güvenliğinden siyasi iktidar sorumludur.
Bir ülkede iki yıl boyunca insanlar meydanlarda, havalimanlarında, düğünlerde, otobüs duraklarında ve eğlence mekânlarında öldürülüyorsa; ardından aynı tür kitlesel saldırı dalgası dramatik biçimde düşüyorsa, vatandaşın:
"Ne oldu da birden bu saldırılar durdurulabilir hâle geldi?"
diye sorması yalnızca hakkı değil, görevidir.
Çünkü bir hükümet yalnızca yakaladığı teröristlerin hesabını vermez.
Yakalayamadıklarının ve durduramadıklarının hesabını da vermek zorundadır.
15 TEMMUZ 2016: DEVLETİN KALBİNE KADAR GİREBİLEN YAPILANMA
Sonra 15 Temmuz geldi.
Türkiye gerçek bir askerî darbe girişimi yaşadı.
İnsanlar öldürüldü.
TBMM bombalandı.
Sivillerin üzerine ateş açıldı.
Bunun hiçbir mazereti yoktur.
Fakat darbe girişiminin kendisi de AKP döneminin devlet yönetimi açısından devasa bir soruyu ortaya çıkardı:
Daha sonra FETÖ olarak tanımlanan bir yapılanma devletin ordusuna, polisine, yargısına ve bürokrasisine nasıl bu kadar derinden yerleşebildi?
AKP 2016'da iktidara yeni gelmiş değildi.
On dört yıldır iktidardaydı.
Dolayısıyla "devlete sızmışlar" açıklaması tek başına yeterli değildir.
Vatandaş şu soruyu sorma hakkına sahiptir:
On dört yıl boyunca devletin başında kim vardı?
2016–2018: OHAL VE TOPLU TASFİYELER
Darbe girişiminin ardından olağanüstü hâl ilan edildi.
OHAL iki yıl sürdü.
Kanun hükmünde kararnameler çıkarıldı.
Avrupa Komisyonunun verilerine göre OHAL döneminde 152 binden fazla kamu görevlisi, aralarında öğretmenler, akademisyenler ve kamu çalışanlarının bulunduğu geniş bir kitle, görevlerinden çıkarıldı.
Binlerce kişi tutuklandı.
2.735 hâkim ve savcı daha darbe girişiminden hemen sonraki günlerde açığa alındı.
Gerçek darbecilerin, örgüt yöneticilerinin ve suç işleyenlerin cezalandırılması gerekiyordu.
Buna itiraz edilemez.
Fakat hukuk devleti suçluyu ayıklamak zorundadır.
Toplulukları suçlu ilan etmek hukuk değildir.
BYLOCK, BANK ASYA VE BİNLERCE DOSYA
Sonraki yıllarda ByLock kullanımı, Bank Asya hesapları, dernekler, sendikalar, okullar ve çeşitli sosyal ilişkiler çok sayıda FETÖ dosyasında gündeme geldi.
AİHM'in 2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya kararı burada tarihi bir dönüm noktasıdır.
Mahkeme kanunsuz ceza olmaz ilkesi ve adil yargılanma hakkı dahil ihlaller tespit etti ve özellikle ByLock delilinin uygulanma biçiminde sistemik sorun gördü.
Bu mesele tek bir kişiden ibaret değildi.
AİHM'in önüne binlerce benzer başvuru geldi.
2024'te bin benzer dosya daha Türkiye'ye bildirildi.
2025'te yüzlerce başvurucuyu kapsayan başka ihlal kararları çıktı.
Dolayısıyla soru kaçınılmazdır:
Suçla mücadele ederken kaç masum insanın hayatını ezdiniz?
"FETÖ BORSASI": TERÖR SUÇLAMASI PAZARLIK ARACINA DÖNÜŞTÜ MÜ?
Sonra Türkiye'nin siyasi sözlüğüne iğrenç bir ifade girdi:
"FETÖ borsası."
Bazı varlıklı kişilerin FETÖ soruşturmalarından kurtarılması veya dosyalarının lehlerine sonuçlandırılması karşılığında para istendiğine ilişkin iddialar ortaya çıktı.
Her iddianın doğru olduğu söylenemez.
Ama mesele yalnızca dedikodu olarak kalmadı.
Bazı olaylar ceza davalarına dönüştü; rüşvet ve nüfuz ticareti iddiaları yargıya taşındı.
Buradaki ahlaki ve hukuki soru korkunçtur:
Eğer adam FETÖ üyesiyse parayla nasıl kurtulabilir?
FETÖ üyesi değilse ondan neden para istenir?
Suçlu parayla çıkıyor, suçsuz parası olmadığı için içeride kalıyorsa bunun adı adalet değildir.
2017: REJİMİN DEĞİŞMESİ
16 Nisan 2017 anayasa referandumu Türkiye'nin yönetim sistemini kökten değiştirdi.
Parlamenter sistem terk edildi.
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine geçildi.
Cumhurbaşkanının siyasi partiyle bağı yeniden mümkün hâle geldi.
Yürütme gücü olağanüstü ölçüde tek merkezde toplandı.
Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu daha referandum yapılmadan önce uyardı:
Değişiklikler gerekli denge ve denetim mekanizmalarını ortadan kaldırabilir ve sistemi otoriter bir başkanlık rejimine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilirdi.
Bugün dönüp bakıldığında bu uyarının ne kadar önemli olduğu görülüyor.
2017–2026: OSMAN KAVALA — TUTUKLULUĞUN CEZAYA DÖNÜŞMESİNİN SEMBOLÜ
Osman Kavala 2017'de tutuklandı.
AİHM daha sonra tutukluluğunda hak ihlali bulunduğuna karar verdi ve serbest bırakılmasını istedi.
Karar uygulanmadı.
Avrupa Konseyi tarihinde nadiren kullanılan ihlal prosedürü devreye sokuldu.
AİHM Büyük Dairesi 2022'de Türkiye'nin önceki karara uyma yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetti.
Kavala daha sonra ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi.
Ve 2026 yılında mesele hâlâ Avrupa insan hakları sisteminin gündemindedir.
Kavala'yı sevmek zorunda değilsiniz.
Siyasi görüşünü paylaşmak zorunda değilsiniz.
Hukuk zaten bunun için vardır.
Sevmediğiniz insanın da hakkını korumak için.
2018: OHAL BİTTİ, OHAL MANTIĞI BİTTİ Mİ?
18 Temmuz 2018'de OHAL sona erdi.
Fakat Avrupa Komisyonu daha sonra OHAL'in hemen ardından kabul edilen düzenlemelerin olağanüstü hâl yönetiminin birçok unsurunu üç yıl daha sürdürdüğünü belirtti.
Yani tabeladan "OHAL" kelimesinin kaldırılması, olağanüstü yönetim zihniyetinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmedi.
Türkiye artık giderek daha merkezi bir devlet yapısına sahipti.
2019–2022: KAVALA, DEMİRTAŞ, BASIN VE YARGI TARTIŞMALARI
Bu yıllarda Türkiye hakkında AİHM kararları, basın özgürlüğü tartışmaları ve siyasi davalar bitmedi.
Selahattin Demirtaş hakkında AİHM Büyük Dairesi ihlal kararları verdi.
Kavala cezaevinde kaldı.
Gazeteciler ve sosyal medya kullanıcıları hakkında davalar devam etti.
Türkiye'nin uluslararası hukuk devleti endekslerindeki yeri giderek kötüleşti.
Ve toplumda son derece tehlikeli bir kanaat yerleşmeye başladı:
Mahkemenin vereceği kararı hukuktan önce siyasi konjonktür belirleyebilir.
Bir hukuk sistemi açısından bundan daha yıkıcı çok az şey vardır.
2022: "DEZENFORMASYON" SUÇU
2022 yılında kamuoyunda "dezenformasyon yasası" olarak bilinen düzenleme kabul edildi.
"Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçu ceza hukukuna girdi.
İktidar bunu yanlış bilgiyle mücadele olarak savundu.
Gazeteciler ve insan hakları kuruluşları ise muğlak ifadelerin gazeteciler ve eleştirel vatandaşlar üzerinde cezalandırıcı etki yaratabileceğini söyledi.
Sonraki yıllarda bu madde gazetecilere ve sosyal medya kullanıcılarına yönelik soruşturmalarda karşımıza çıktı.
2023–2024: CAN ATALAY — DEVLETİN KENDİ ANAYASA MAHKEMESİNİ DİNLEMEMESİ
Can Atalay milletvekili seçildi.
Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verdi.
Fakat karar uygulanmadı.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi ile Anayasa Mahkemesi arasında Cumhuriyet tarihinde görülmemiş ağırlıkta bir kriz çıktı.
Sonunda Anayasa Mahkemesi, Yargıtayın tutumunu değerlendirirken kararın Anayasa'nın tamamen dışında kaldığını ve hukuki dayanağının bulunmadığını söylemek zorunda kaldı.
Bir dakika.
Bunu muhalefet söylemiyor.
Gazeteci söylemiyor.
Ben söylemiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi söylüyor.
Eğer Anayasa Mahkemesinin kararı bile uygulanmayabiliyorsa sıradan vatandaş hangi mahkeme kararına güvenecektir?
2024–2026: ADALET KRİZİNİN NORMALLEŞMESİ
Bugün artık problem tek bir dava değildir.
Problem sistemin kendisine duyulan güvendir.
Gazeteciler hakkında soruşturmalar...
Siyasi isimlere yönelik davalar...
Uzun tutukluluklar...
AİHM kararlarının uygulanması tartışmaları...
Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması...
Yargı bağımsızlığına ilişkin uluslararası eleştiriler...
Ve bütün bunların altında milyonlarca sıradan insanın yaşadığı görünmez adalet krizi.
PEKİ SIRADAN VATANDAŞ?
Belki bütün yazının en acı bölümü burasıdır.
Çünkü Kavala'nın adı biliniyor.
Demirtaş'ın adı biliniyor.
Can Atalay'ın adı biliniyor.
Generallerin adı biliniyor.
Gazetecilerin adı biliniyor.
Ama Anadolu'nun herhangi bir şehrindeki vatandaşın adı bilinmiyor.
Adamın miras davası var.
Beş yıl.
Tapu davası var.
Yedi yıl.
İşçilik alacağı var.
İstinafta bekliyor.
Bilirkişi gelmiyor.
Duruşma altı ay sonraya atılıyor.
Dosya başka mahkemeye gönderiliyor.
İnsanlar yaşlanıyor.
Bazıları dava bitmeden ölüyor.
Ama siyasi iktidarı doğrudan ilgilendiren bazı dosyalarda devlet mekanizmasının ne kadar süratli hareket edebildiğini görünce vatandaş doğal olarak soruyor:
Benim davamda bu devlet nerede?
İşte adalet duygusunu öldüren şey yalnızca kötü mahkeme kararı değildir.
Çifte standart hissidir.
2025–2026: DÜNYANIN TÜRKİYE'YE BAKIŞI
World Justice Project'in 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde Türkiye 143 ülke arasında 118'inci sıradadır.
Hükümet yetkilerinin sınırlandırılmasında 136'ncıdır.
Temel haklarda 134'üncüdür.
Sivil adalette 127'ncidir.
Türkiye 2015'te aynı endekste 80'inci sıradaydı.
On yılda:
80 → 118.
Bu bir başarı hikâyesi değildir.
Bu bir gerileme tablosudur.
VE BÜTÜN BUNLARIN SİYASİ SORUMLULUĞU KİMDE?
İşte sonunda konuşmamız gereken mesele budur.
AKP 2002'den beri Türkiye'nin ana iktidar partisidir.
Ergenekon onun döneminde yaşandı.
Balyoz onun döneminde yaşandı.
Gezi onun döneminde yaşandı.
17–25 Aralık onun döneminde yaşandı.
2015–2017 terör cehennemi onun döneminde yaşandı.
15 Temmuz onun döneminde gerçekleşti.
FETÖ devletin içine onun uzun iktidarı sırasında bu denli yerleşmiş halde ortaya çıktı.
OHAL onun döneminde ilan edildi.
Yüz binlerce insanı etkileyen KHK sistemi onun döneminde kuruldu.
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi onun döneminde getirildi.
Kavala onun döneminde tutuklandı.
Can Atalay krizi onun döneminde yaşandı.
AİHM kararlarının uygulanmaması tartışmaları onun döneminde kronikleşti.
Yargının bağımsızlığına ilişkin uluslararası göstergelerdeki gerileme onun döneminde gerçekleşti.
Bunların hepsine:
"FETÖ yaptı."
"Dış güçler yaptı."
"Muhalefet yaptı."
"Teröristler yaptı."
"Bürokratlar yaptı."
"Hâkimler yaptı."
diyerek siyasi sorumluluktan kaçamazsınız.
Yirmi dört yıl boyunca ülkeyi yönetip ülkenin başına gelen her kötü şeyden başkalarını sorumlu tutamazsınız.
İktidar olmak yalnızca köprü açılışında kurdele kesmek değildir.
İktidar sorumluluktur.
Başarı sizin olacaksa;
başarısızlığın hesabı da sizindir.
TÜRKİYE'DE HUKUK VE ADALET ORTADAN KALKTI
Bu nedenle başlığım soru değildir.
Türkiye'de Hukuk ve Adalet Ortadan Kalktı.
Mahkemelerin tamamen ortadan kalktığını söylemiyorum.
Elbette hâkimler var.
Savcılar var.
Avukatlar var.
Adliyeler var.
Kanunlar var.
Hâlâ hukuka bağlı kalmaya çalışan binlerce dürüst hukuk insanı da var.
Ben başka bir şey söylüyorum:
Hukukun iktidarı sınırlayan üstün güç olma niteliği ağır biçimde tahrip edildi.
Ergenekon'da insanları darbeci diye yıllarca yatırıp sonra örgütün varlığını kanıtlayamıyorsanız...
15 Temmuz'a kadar bir yapılanmanın devletin damarlarına kadar girmesini engelleyemiyorsanız...
Sonra onunla mücadele ederken binlerce insanı ilgilendiren yeni hukuk ihlalleri yaratıyorsanız...
Anayasa Mahkemesinin kararları uygulanmayabiliyorsa...
AİHM kararları yıllarca tartışma konusu olabiliyorsa...
Tutuklama cezalandırma aracına dönüşebiliyorsa...
Gazeteci yazdığı haber nedeniyle sabah evinin basılmasından korkuyorsa...
Vatandaşın basit davası yıllarca sürerken siyasi dosyalarda sistem olağanüstü süratle çalışabiliyorsa...
O ülkede yalnızca yargının iş yükünden söz edemezsiniz.
O ülkede hukuk devleti krizinden söz etmek zorundasınız.
Ve bu noktaya bir yılda gelmedik.
2002'den 2026'ya kadar adım adım geldik.
Bir kurum zayıfladı.
Sonra diğeri.
Bir sınır aşıldı.
Sonra başka bir sınır.
Bir istisna normalleşti.
Sonra başka bir istisna.
Sonunda toplum olağanüstü olan şeylere alışmaya başladı.
İşte en korkuncu budur:
Hukuksuzluğun sıradanlaşması.
Çünkü hukuk bir kez kaybedildiğinde kimin iktidarda olduğunun da fazla önemi kalmaz.
Bugün hukuksuzluk siyasi rakibinizi vurur ve hoşunuza gider.
Yarın aynı mekanizma sizi vurur.
Ergenekon bunun canlı kanıtıdır.
Bir dönem devlet adına operasyon yapanların bir kısmı daha sonra sanık oldu.
Bir dönem "terörist" denilen insanların bir kısmı yıllar sonra beraat etti.
Bir dönem kahramanlaştırılan insanlar daha sonra hain ilan edildi.
Türkiye'nin yakın tarihi bize tekrar tekrar aynı dersi veriyor:
Kişilere güvenerek devlet kurulmaz.
Kurallara güvenerek devlet kurulur.
Bağımsız mahkemeler bunun için vardır.
Kuvvetler ayrılığı bunun için vardır.
Masumiyet karinesi bunun için vardır.
İfade özgürlüğü bunun için vardır.
Anayasa bunun için vardır.
İnsan hakları bunun için vardır.
Bunların hiçbiri suçluyu korumak için yaratılmadı.
Devletin sınırsız güç sahibi olmasını engellemek için yaratıldı.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir "yargı reformu paketi" açıklamak değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı çok daha radikaldir:
Hukukun yeniden iktidarın üzerine çıkarılmasıdır.
Hâkim, Cumhurbaşkanından korkmamalıdır.
Savcı, bakandan korkmamalıdır.
Gazeteci, savcıdan korkmamalıdır.
Vatandaş, polisten korkmamalıdır.
Muhalif, düşüncesinden dolayı devletten korkmamalıdır.
Ve iktidar da bağımsız yargıdan rahatsız olmamalıdır.
Çünkü hukuk devletinde mahkeme iktidarın düşmanı değildir.
İktidarın sınırıdır.
O sınırı kaldırırsanız geriye hukuk kalmaz.
Yalnızca güç kalır.
Ve gücün hukukun üzerine çıktığı yerde büyük adliye sarayları yapabilirsiniz.
Binlerce hâkim atayabilirsiniz.
Milyonlarca sayfa karar yazabilirsiniz.
Anayasanız da olabilir.
Meclisiniz de olabilir.
Seçimleriniz de olabilir.
Ama bunların hiçbiri tek başına hukuk devleti yaratmaz.
Çünkü hukuk devletinin tek bir vazgeçilmez şartı vardır:
Devleti yönetenlerin de hukuk karşısında sıradan vatandaş kadar bağlı olması.
Türkiye'nin kaybettiği ve yeniden kazanmak zorunda olduğu şey tam olarak budur.
👁 ... kez okundu
Bu yazıyı paylaş: