S.O.S. — Urgent Help Needed. You can support my effort to leave Türkiye by sending even very small contributions through cryptocurrency accounts with very low transfer fees. View Support & Donation Details

29 Eylül 2026 Salı

Fon & Borsa Yolsuzluğu: Dijital Video Arşivi 2026



FON & BORSA YOLSUZLUĞU — DİJİTAL VİDEO ARŞİVİ

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluklarından biri olarak değerlendirdiğimiz fon ve borsa olayına ilişkin basın yayınlarını ve bağımsız yayıncıların videolarını bu sayfada bir araya getiriyoruz. Yolsuzluğun hacmi tahminen 20 milyar USD. Bu dijital arşiv, konuyla ilgili yayınların kaybolmadan izlenebilmesi ve araştırılabilmesi amacıyla hazırlanmıştır. //  On this page, we bring together news reports and videos by independent creators concerning the fund and stock market scandal, which we consider one of the largest corruption cases in the history of the Republic of Türkiye. The scale of the alleged corruption is estimated at USD 20 billion. This digital archive was created to preserve these reports and make them accessible for viewing and research.

👁 ... kez okundu
Bu yazıyı paylaş:

28 Eylül 2026 Pazartesi

TÜRKİYE’DE SON SKANDALLAR, YOLSUZLUKLAR VE LILITH WITTMANN

 

Türkiye'de skandallar, yolsuzluk dosyaları, yasa dışı bahis operasyonları, kara para soruşturmaları ve inanılması güç büyüklükteki servet hikâyeleri artık birbirini takip ediyor. Öyle bir noktaya geldik ki dün duyduğumuz skandalı bugün unutuyoruz. Çünkü bugün daha büyüğü ortaya çıkıyor.

Bir tarafta milyarlarca liranın konuşulduğu para hareketleri, lüks otomobiller, şirketler, offshore yapılar ve uluslararası para ağları... Diğer tarafta markette peynirin fiyatını hesaplayan işçi, kirasını ödeyemeyen emekli, kredi kartının asgarisini çevirmeye çalışan vatandaş.

Ve bütün bunların ortasında Almanya'dan bir kadın çıkıyor: Lilith Wittmann.

CASINO SECRETS: KAPALI KAPILARIN ARDINDAKİ DEV DÜNYA

Alman güvenlik araştırmacısı Lilith Wittmann'ın uluslararası gazetecilerle gerçekleştirdiği Casino Secrets araştırması, çevrim içi kumar endüstrisinin karanlıkta kalan yapılarının kapısını araladı. Bu küçük bir veri sızıntısı değildi. Araştırmada Curaçao ve Malta'daki kumar otoritelerinden ve çeşitli ülkelerdeki ticaret sicillerinden elde edilen 2 terabayttan fazla veri incelendi. Curaçao kaynaklı 84 binden fazla belge kamuya açıldı ve veri tabanında 1.000'den fazla iGaming şirketine ilişkin kayıt bulunuyor.

Şirket yapıları, lisans başvuruları, finansman kaynakları, hissedar kayıtları, şirketler arasındaki ilişkiler ve çevrim içi kumar sisteminin arkasındaki ekonomik yapı ilk kez bu ölçekte incelenebilir hale geldi. Wittmann bu çalışmayı NDR, NRK, SVT ve Hollanda merkezli araştırmacı gazetecilik kuruluşu Follow the Money ile birlikte yürüttü.

Ortaya çıkan tablo yalnız Almanya'yı ilgilendirmiyor. Bu uluslararası bir sistem. Ve belgelerde Türkiye bağlantılı isim ve kayıtların bulunduğu da Türkiye basınına yansımaya başladı.

BİR KUMAR SİTESİNDEN ÇOK DAHA FAZLASI

Online kumar ve yasa dışı bahis meselesine yalnızca “insanlar kumar oynuyor” diye bakarsak asıl meseleyi kaçırırız. Çünkü bunun arkasında devasa bir ekonomi bulunuyor. Wittmann'ın yayımladığı araştırmada yalnızca tek bir şirket ağıyla bağlantılı oyuncu kayıplarının 1,75 milyar avroya ulaştığı belirtiliyor.

Düşünün: 1,75 milyar avro.

Bu paralar gökten yağmıyor. Birilerinin kaybettiği para başka birilerinin servetine dönüşüyor. Kaybeden tarafta ise çoğu zaman sıradan insanlar var: borçlananlar, ailesinden para saklayanlar, kredi çekenler, bir gecede kaybettiğini ertesi gece geri kazanabileceğini düşünenler ve sonunda yalnız parasını değil, ailesini ve hayatını kaybeden insanlar.

İşte bu nedenle bu sistem yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Bu aynı zamanda toplumsal bir felakettir.

TÜRKİYE'DE DE RAKAMLAR KORKUNÇ

Üstelik Türkiye'nin kendi resmî makamlarının açıkladığı rakamlar bile problemin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Adalet Bakanlığı 5 Eylül 2026 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonunda yürütülen bir çalışmada 345 yasa dışı bahis sitesi, 110 farklı ödeme yöntemi ve 1.200 IBAN'ın tespit edildiğini açıkladı. Aynı açıklamada yasa dışı bahis bağlantılı yaklaşık 98 bin internet sitesinin belirlendiği bildirildi.

98 bin.

Artık birkaç internet sitesinden veya birkaç kişinin yaptığı münferit suçlardan söz etmiyoruz. Ortada devasa bir ekonomik ekosistem var. İşte tam burada çok basit sorular sormak gerekiyor: Bu kadar büyük para nereye gidiyor? Kim kazanıyor? Kim transfer ediyor? Kim aklıyor? Kim koruyor? Ve bütün bunların karşısında devletin denetim mekanizmaları ne kadar etkili çalışıyor?

LILITH WITTMANN NEDEN ÖNEMLİ?

Bence Wittmann'ın yaptığı işin en önemli tarafı yalnızca birtakım isimlerin ortaya çıkması değildir. Asıl önemli olan karanlıkta bulunan bir sistemin belgelerini insanların önüne koymasıdır: kumar otoritelerinin kendi sistemlerinde bulunan belgeler, şirket yapıları, finansman kayıtları, lisans dosyaları, servet kaynaklarına ilişkin belgeler, şirket sahiplikleri ve adresler...

Bunlar artık dünyanın dört bir tarafındaki araştırmacı gazetecilerin inceleyebileceği bir veri havuzunun parçası. Bu nedenle kişisel olarak şunu söylemek istiyorum:

Teşekkürler Lilith Wittmann.

İnsanların hayatlarını mahvedebilen bir sektörün perde arkasındaki ekonomik yapıları görünür hale getirdiğin için teşekkürler. Gazetecilerin, araştırmacıların ve kamu kurumlarının önüne incelenmesi gereken devasa bir belge arşivi bıraktığın için teşekkürler.

Bizim için asıl soru bundan sonra başlıyor.

TÜRKİYE'DEKİ SAVCILAR BU BELGELERİ İNCELEYECEK Mİ?

Belgelerin yayımlanmasının ardından Türkiye açısından sorulması gereken en önemli soru budur. Türkiye bağlantılı kişi, şirket ve para ilişkileri varsa bunlar araştırılacak mı? Savcılıklar harekete geçecek mi? MASAK inceleme yapacak mı? Mali hareketler araştırılacak mı? Şirket bağlantıları incelenecek mi? Yoksa birkaç hafta sonra başka bir skandal çıkacak ve toplum bunu da unutacak mı?

Biz kimsenin mahkeme kararının yerine geçerek suçlu ilan edilmesini istemiyoruz. Tam tersine istediğimiz şey çok basit: ARAŞTIRIN.

Belgeler ortada. Para hareketlerini araştırın. Şirketleri araştırın. Vergileri araştırın. Servetlerin kaynaklarını araştırın. Türkiye'deki bağlantıları araştırın. Eğer hiçbir suç yoksa bunu da ortaya çıkarın.

Ama devletin görevi görmemek değildir. Devletin görevi araştırmaktır.

CEVHERİ GÜVEN'İN YAYINI

Türkiye'den uzakta yaşayan gazeteci Cevheri Güven de 27 Eylül 2026 tarihli yayınında Casino Secrets belgelerinin Türkiye bağlantılarını ele aldı. Güven, Wittmann'ın yayımladığı belgeler üzerinden Türkiye'deki bazı para ve şirket ilişkilerini inceleyerek bunları kamuoyunun dikkatine sundu.

Burada Güven'in yaptığı yorumlarla Casino Secrets veri tabanındaki orijinal belgeleri birbirinden ayırmak gerekir. Fakat yayın çok önemli bir şeyi gösteriyor: Belgeler artık erişilebilir durumda ve araştırılabilir.

Dolayısıyla Türkiye'deki gazetecilerin de aynı belgeleri açıp incelemesinin önünde teknik olarak bir engel bulunmuyor. Ve burada ikinci büyük soruya geliyoruz.

TÜRKİYE'DE GAZETECİLİK NEDEN BU KADAR SESSİZ?

Türkiye'de muhalif gazeteciler, YouTuberlar ve yazarlar yıllardır son derece ağır bir ortamda çalışıyor: dava açılması korkusu, gözaltı korkusu, ekonomik baskı, reklam kaybı, sosyal medya soruşturmaları ve organize suç yapılarıyla ilgili haberlerde fiziksel güvenlik endişesi...

Bunların varlığını görmezden gelemeyiz. Bu nedenle herkesi kolayca “korkak” ilan etmek de doğru olmaz. Ama sonuç değişmiyor: Türkiye'nin konuşması gereken birçok konu yeterince konuşulmuyor.

Ve ortaya çok acı bir paradoks çıkıyor. Almanya'da yaşayan bir güvenlik araştırmacısı Curaçao'daki bir kumar otoritesinin belgelerine ulaşıyor. Uluslararası gazeteciler Malta'dan Curaçao'ya uzanan şirket ağlarını araştırıyor. Binlerce belge internete yükleniyor. Türkiye bağlantıları tartışılmaya başlanıyor. Ve biz kendi ülkemizde dönüp birbirimize şu soruyu soruyoruz:

Bizim gazetecilerimiz nerede? Daha önemlisi: Bizim savcılarımız nerede?

MESELE YALNIZCA KUMAR DEĞİL

Asıl mesele burada başlıyor. Türkiye'nin yaşadığı problem yalnızca ekonomik kriz değildir. Yalnızca enflasyon değildir. Yalnızca yolsuzluk değildir. Yalnızca yasa dışı bahis değildir.

Türkiye çok daha ağır bir şey yaşıyor: Ahlaki ve kurumsal çürüme.

Bir toplumda insanlar dürüst çalışarak hayatlarını sürdüremediklerini düşünmeye başlarken, kolay ve karanlık yollardan büyük servetler kazanıldığına ilişkin haberleri sürekli görüyorsa, orada yalnız ekonomi bozulmaz. İnsanların adalet duygusu bozulur. Çalışmanın anlamı sorgulanır. Dürüstlüğün anlamı sorgulanır.

Genç insan kendi kendine şunu sormaya başlar: “Ben neden dürüst olayım?”

İşte bir ülke için asıl tehlike budur. Çünkü ekonomiyi birkaç yılda düzeltebilirsiniz. Enflasyonu düşürebilirsiniz. Faizi değiştirebilirsiniz. Para politikasını değiştirebilirsiniz. Ama toplumun adalete olan inancını kaybederseniz onu yeniden kurmak onlarca yıl sürebilir.

BİR TARAFTA MİLYARLAR, DİĞER TARAFTA “GEÇİNEMİYORUM”

Ve bütün bunları yazarken birkaç gün önce Türkiye'de yaşanan bir olayı unutamıyorum. 25 Eylül 2026'da Ankara'da, Anayasa Mahkemesi'nin önünde emekliler seyyanen zam ve insanca yaşayabilecekleri bir gelir talebiyle eylem yapıyor. Aralarında 60 yaşındaki emekli polis memuru Ali Şekeroğlu da bulunuyor.

Elindeki dövizde şu yazıyor: “Para için değil, onurumuz için.”

Çevresindekilere ekonomik sıkıntılarından söz ediyor. Ardından silahıyla kendisini vuruyor. Hastaneye kaldırılıyor ancak kurtarılamıyor.

Bir tarafta uluslararası kumar ekonomisinde milyarlar dönüyor. Bir tarafta binlerce şirket ve on binlerce belge konuşuyoruz. Diğer tarafta yıllarca bu devlete hizmet etmiş emekli bir polis: “Geçinemiyorum.” diyor.

İşte benim için Türkiye'nin bugünkü fotoğrafı budur.

BEN DE BU ÜLKEDE YAŞIYORUM

Ve bu yazıyı yalnızca dışarıdan gözlem yapan biri olarak yazmıyorum. Bu satırları yazan ben de borçlarla mücadele ediyorum. Ayın bir gününde para geliyor, borçlara gidiyor. Sonra yeniden bekliyorsunuz: bir sonraki maaşı, bir sonraki ödemeyi, bir sonraki ayı...

Ve çevremdeki insanlar da benzer döngüler içerisinde yaşıyor. Market hesabı yapan insanlar görüyorum. Kirasını düşünen insanlar görüyorum. Kredi kartının asgarisini hesaplayan insanlar görüyorum. Ayın sonunu getirmeye çalışan emekliler görüyorum.

Bütün bunları gördükten sonra milyonlarca ve milyarlarca liralık şaibeli para hareketlerine ilişkin haberleri okumak insanda yalnızca ekonomik bir öfke yaratmıyor. Başka bir duygu yaratıyor: Adaletsizlik duygusu.

İnsan kendi kendine soruyor: “Biz hangi ülkede yaşıyoruz?”

TÜRKİYE'DE ÇOK KÖTÜ ŞEYLER OLUYOR

Bunu artık söylemek gerekiyor. Türkiye'de çok kötü şeyler oluyor.

Bir ülkenin çökmesi için üzerine bombalar yağması gerekmiyor. Tankların sokaklara çıkması gerekmiyor. Orduların sınırı geçmesi gerekmiyor. Bir ülke kendi içinde de çürüyebilir.

Hukuku aşındığında, kurumlarına güven kalmadığında, gazetecileri konuşmaktan çekindiğinde, vatandaşları “nasıl olsa hiçbir şey değişmez” demeye başladığında, dürüst çalışanlar yoksullaşırken karanlık ekonomik ilişkiler içinde bulunanların olağanüstü servet hikâyeleri toplumun önünden geçip gittiğinde ve toplum artık bunlara şaşırmamaya başladığında, işte o zaman çürüme yalnız devlette değildir.

Toplumun içine kadar girmiştir.

Biz bugün belki toplarla, tüfeklerle ve ordularla yürütülen bir savaşın içerisinde değiliz. Ama başka bir savaşın içerisindeyiz: hukukun, vicdanın, dürüstlüğün ve insan onurunun hayatta kalma savaşı.

Ve belki Türkiye'nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük tehlike yolsuzluğun kendisi bile değildir. En büyük tehlike yolsuzluğa alışmaktır. Skandala alışmaktır. Yoksulluğa alışmaktır. Hukuksuzluğa alışmaktır. “Burada böyle şeyler olur” demektir.

Çünkü bir toplum kötülüğe şaşırmayı bıraktığında kötülük normalleşir.

SON SÖZ

Lilith Wittmann'ın ortaya çıkardığı belgelerin Türkiye açısından nereye ulaşacağını henüz bilmiyoruz. Fakat elimizde artık araştırılması gereken devasa bir veri arşivi bulunuyor.

Gazeteciler araştırmalı. Savcılar araştırmalı. Mali kurumlar araştırmalı. Akademisyenler araştırmalı. Vatandaşlar soru sormalı.

Çünkü demokrasi yalnızca dört veya beş yılda bir sandığa gidip oy kullanmak değildir. Demokrasi aynı zamanda şunu sorabilme hakkıdır:

Bu para nereden geldi? Bu servet nasıl oluştu? Bu şirket kimin? Vergisi ödendi mi? Bu insanlar neden korunuyor? Devlet neden harekete geçmiyor?

Ve en önemlisi:

Neden milyonlarca insan geçim savaşı verirken bazı karanlık ekonomik ağlarda böylesine muazzam servetler dolaşıyor?

Bu soruların cevabını istemek suç değildir. Bu soruların cevabını istemek vatandaşlıktır.

Lilith Wittmann dünyanın öbür ucundaki belgelerin kapısını açtı. Şimdi sıra Türkiye'de.

Biz bakacak mıyız? Araştıracak mıyız? Soracak mıyız?

Yoksa birkaç gün sonra yeni bir skandal çıkacak ve bunu da mı unutacağız?

Ben unutmak istemiyorum.

Çünkü mesele artık yalnız para değil.

Mesele nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizdir.

__________________________________________________


TURKEY’S LATEST SCANDALS, CORRUPTION, AND LILITH WITTMANN

In Turkey, scandals, corruption cases, illegal betting operations, money-laundering investigations, and stories of fortunes so enormous that they are almost impossible to comprehend keep following one another. We have reached such a point that today we forget the scandal we heard about yesterday, because today an even bigger one emerges.

On one side, there are financial transactions involving billions of Turkish lira, luxury cars, companies, offshore structures, and international money networks. On the other side, there is the worker calculating the price of cheese at the supermarket, the pensioner who cannot pay the rent, and the ordinary citizen struggling to make the minimum payment on a credit card.

And in the middle of all this, a woman from Germany emerges: Lilith Wittmann.

CASINO SECRETS: THE VAST WORLD BEHIND CLOSED DOORS

Casino Secrets, an investigation conducted by German security researcher Lilith Wittmann together with international journalists, opened a door into the hidden structures of the online gambling industry. This was not some minor data leak. The investigation examined more than 2 terabytes of data obtained from gambling authorities in Curaçao and Malta, as well as commercial registries in various countries. More than 84,000 documents originating from Curaçao were made public, and the database contains records relating to more than 1,000 iGaming companies.

Corporate structures, licence applications, sources of financing, shareholder records, relationships between companies, and the economic structures behind the online gambling system became available for examination on this scale for the first time. Wittmann carried out this investigation together with NDR, NRK, SVT, and the Dutch investigative journalism organisation Follow the Money.

The picture that has emerged does not concern Germany alone. This is an international system. Reports concerning names and records connected to Turkey in these documents have also begun to appear in the Turkish media.

MUCH MORE THAN A GAMBLING WEBSITE

If we look at online gambling and illegal betting simply as a matter of “people gambling,” we miss the real issue, because behind it lies an enormous economy. Wittmann’s published investigation states that player losses connected to just one corporate network reached €1.75 billion.

Think about that: €1.75 billion.

This money does not fall from the sky. The money lost by some people becomes the fortune of others. And those on the losing side are often ordinary people: people who go into debt, people who hide financial losses from their families, people who take out loans, people who believe that what they lost tonight can be won back tomorrow night, and eventually people who lose not only their money, but their families and sometimes their lives.

That is why this system is not merely an economic issue. It is also a social catastrophe.

THE FIGURES IN TURKEY ARE ALSO TERRIFYING

Even the figures announced by Turkey’s own official authorities demonstrate the enormous scale of the problem. On September 5, 2026, the Ministry of Justice announced that an operation coordinated by the Istanbul Chief Public Prosecutor’s Office had identified 345 illegal betting websites, 110 different payment methods, and 1,200 IBAN bank accounts. The same statement reported that approximately 98,000 websites linked to illegal betting had been identified.

Ninety-eight thousand.

We are no longer talking about a handful of websites or isolated crimes committed by a few individuals. There is an enormous economic ecosystem before us. And this is precisely where we need to ask some very simple questions: Where does all this money go? Who makes it? Who transfers it? Who launders it? Who protects it? And in the face of all this, how effectively are the state’s supervisory and regulatory mechanisms functioning?

WHY DOES LILITH WITTMANN MATTER?

In my view, the most important aspect of Wittmann’s work is not merely that certain names have emerged. What really matters is that she has placed documents from a system operating in darkness before the public: documents contained within the gambling authorities’ own systems, corporate structures, financial records, licence files, documents concerning sources of wealth, company ownership records, and addresses.

These are now part of a pool of data that investigative journalists around the world can examine. For this reason, I personally want to say:

Thank you, Lilith Wittmann.

Thank you for making visible the economic structures operating behind an industry capable of destroying people’s lives. Thank you for leaving journalists, researchers, and public authorities an enormous archive of documents that demands investigation.

For us, however, the real question begins now.

WILL PROSECUTORS IN TURKEY INVESTIGATE THESE DOCUMENTS?

Following the publication of these documents, this is perhaps the most important question that needs to be asked from Turkey’s perspective. If there are individuals, companies, and financial relationships connected to Turkey, will they be investigated? Will prosecutors take action? Will MASAK, Turkey’s Financial Crimes Investigation Board, conduct an investigation? Will the financial transactions be examined? Will corporate connections be investigated? Or will another scandal emerge a few weeks from now, causing society to forget this one as well?

We are not asking anyone to declare people guilty in place of a court. On the contrary, what we are demanding is very simple: INVESTIGATE.

The documents are there. Investigate the financial transactions. Investigate the companies. Investigate the taxes. Investigate the sources of these fortunes. Investigate the connections in Turkey. And if no crime has been committed, establish that as well.

But the duty of the state is not to look away. The duty of the state is to investigate.

CEVHERİ GÜVEN’S BROADCAST

Journalist Cevheri Güven, who lives outside Turkey, also examined the Turkish connections contained in the Casino Secrets documents in his broadcast dated September 27, 2026. Using documents published by Wittmann, Güven examined certain financial and corporate relationships in Turkey and brought them to public attention.

It is important here to distinguish Güven’s interpretations from the original documents contained in the Casino Secrets database. Nevertheless, the broadcast demonstrates something extremely important: the documents are now accessible and can be investigated.

Therefore, there is technically nothing preventing journalists in Turkey from opening and examining the same documents. And this brings us to our second major question.

WHY IS JOURNALISM IN TURKEY SO SILENT?

Opposition journalists, YouTubers, and writers in Turkey have been working under extremely difficult conditions for years: fear of prosecution, fear of detention, economic pressure, loss of advertising revenue, social-media investigations, and, when reporting on organised crime networks, concerns about physical safety.

We cannot pretend that these pressures do not exist. For that reason, it would also be unfair simply to label everyone a “coward.” But the result remains the same: many issues that Turkey needs to discuss are not being discussed enough.

And this creates a deeply painful paradox. A security researcher living in Germany obtains documents from a gambling authority in Curaçao. International journalists investigate corporate networks extending from Malta to Curaçao. Thousands upon thousands of documents are uploaded to the internet. Connections to Turkey begin to be discussed. And here in our own country, we turn to one another and ask:

Where are our journalists? More importantly, where are our prosecutors?

THIS IS NOT JUST ABOUT GAMBLING

This is where the real issue begins. The problem Turkey is experiencing is not merely an economic crisis. It is not merely inflation. It is not merely corruption. It is not merely illegal betting.

Turkey is experiencing something far more serious: moral and institutional decay.

When people in a society begin to believe that they cannot sustain their lives through honest work, while constantly seeing reports of enormous fortunes being accumulated through dubious and shadowy means, it is not merely the economy that deteriorates. People’s sense of justice deteriorates. The meaning of work is questioned. The meaning of honesty is questioned.

A young person begins to ask: “Why should I be honest?”

That is the real danger for a country. Because an economy can be repaired within a few years. Inflation can be reduced. Interest rates can be changed. Monetary policy can be changed. But once a society loses its faith in justice, rebuilding that faith can take decades.

BILLIONS ON ONE SIDE, “I CAN’T MAKE ENDS MEET” ON THE OTHER

And while writing all this, I cannot forget something that happened in Turkey only a few days ago. On September 25, 2026, pensioners gathered outside the Constitutional Court in Ankara, demanding an additional wage increase and an income that would allow them to live with dignity. Among them was 60-year-old retired police officer Ali Şekeroğlu.

The placard in his hands read: “Not for money, but for our dignity.”

He spoke to people around him about his financial difficulties. Then he shot himself. He was taken to hospital, but he did not survive.

On one side, billions circulate through the international gambling economy. On one side, we are talking about thousands of companies and tens of thousands of documents. On the other side stands a retired police officer who served this state for years, saying: “I can’t make ends meet.”

For me, this is the photograph of Turkey today.

I LIVE IN THIS COUNTRY TOO

And I am not writing this merely as an outside observer. I, the person writing these words, am struggling with debt too. Money comes in on a certain day of the month and goes toward debts. Then you start waiting again: for the next salary, the next payment, the next month.

And the people around me are trapped in similar cycles. I see people calculating their supermarket bills. I see people worrying about their rent. I see people calculating the minimum payment on their credit cards. I see pensioners struggling to reach the end of the month.

After witnessing all this, reading reports about suspicious financial transactions involving millions and billions does not create merely economic anger. It creates another feeling: a sense of injustice.

You begin asking yourself: “What kind of country are we living in?”

VERY BAD THINGS ARE HAPPENING IN TURKEY

It is time to say this openly. Very bad things are happening in Turkey.

Bombs do not have to fall on a country for that country to collapse. Tanks do not have to roll through its streets. Foreign armies do not have to cross its borders. A country can decay from within.

When its rule of law is eroded, when trust in its institutions disappears, when its journalists become afraid to speak, when its citizens begin saying “Nothing will change anyway,” when people who work honestly become poorer while stories of extraordinary fortunes linked to shadowy economic relationships simply pass before society’s eyes, and when society is no longer surprised by any of it, then the decay is no longer confined to the state.

It has penetrated society itself.

Today, perhaps we are not fighting a war conducted with artillery, rifles, tanks, and armies. But we are fighting another kind of war: a struggle for the survival of law, conscience, honesty, and human dignity.

And perhaps the greatest danger Turkey faces today is not even corruption itself. The greatest danger is getting used to corruption. Getting used to scandal. Getting used to poverty. Getting used to lawlessness. Saying, “That’s just how things are here.”

Because when a society stops being shocked by wrongdoing, wrongdoing becomes normal.

FINAL WORD

We do not yet know where the documents uncovered by Lilith Wittmann will ultimately lead as far as Turkey is concerned. But we now have an enormous archive of data that demands investigation.

Journalists should investigate it. Prosecutors should investigate it. Financial authorities should investigate it. Academics should investigate it. Citizens should ask questions.

Because democracy is not merely going to the ballot box once every four or five years. Democracy is also the right to ask:

Where did this money come from? How was this fortune created? Who owns this company? Were the taxes paid? Why are these people being protected? Why is the state not taking action?

And most importantly:

Why are such enormous fortunes circulating through shadowy economic networks while millions of people are struggling simply to survive?

Demanding answers to these questions is not a crime. Demanding answers to these questions is an act of citizenship.

Lilith Wittmann opened the door to documents from the other side of the world. Now it is Turkey’s turn.

Will we look? Will we investigate? Will we ask questions?

Or will another scandal emerge a few days from now, and will we forget this one too?

I do not want to forget.

Because this is no longer merely about money.

It is about what kind of society we want to live in.

👁 ... kez okundu
Bu yazıyı paylaş:

17 Eylül 2026 Perşembe

TÜRKİYE’DE BORSA VE FON PİYASASI PATLADI: ÇÜRÜYEN BİR DÜZENİN FİNANSAL AYNASI

Türkiye’de artık skandalların kendisi kadar korkunç olan başka bir şey var:


Hiçbir şeye şaşırmıyoruz. Bir fon ödeme güçlüğüne düşüyor. Borsa sarsılıyor. Onlarca hisse tabana gidiyor. Devre kesiciler çalışıyor.

Yüzlerce fon hakkında olağanüstü kararlar alınıyor. On binlerce, yüz binlerce insan parasının akıbetini düşünmeye başlıyor. Sermaye piyasası otoriteleri suç duyurularında bulunuyor. Ve birkaç gün sonra hayatımıza devam ediyoruz. İşte Türkiye’nin asıl felaketi budur.

ANORMALLİĞİN NORMALLEŞMESİ.

Türkiye’de 16 Eylül 2026 tarihinde Borsa İstanbul’da yaşanan sert satış dalgası, yalnızca finans piyasalarının teknik bir arızası olarak okunamaz. BIST 100 gün içerisinde yüzde 7,5’i aşan kayıp gördü. Bankacılık endeksindeki düşüş yüzde 8,5’i geçti. 60’tan fazla hisse taban seviyesine kadar geriledi ve endekse bağlı devre kesici çalıştı. BIST 100 günü yüzde 5,54 düşüşle 13.122,58 puandan kapattı.

Fakat ekrandaki kırmızı rakamlar hikâyenin yalnızca görünen kısmıydı. Asıl soru şuydu:

BU NOKTAYA NASIL GELİNDİ?

BİR GÜNDE OLUŞMAYAN ÇÜRÜME

Türkiye’de yıllardır ekonomik kriz konuşuyoruz. Enflasyon konuşuyoruz. Türk lirasının değer kaybını konuşuyoruz. Kiraları konuşuyoruz. Asgari ücreti konuşuyoruz.

Emekliyi konuşuyoruz. Vergileri konuşuyoruz. Ama bütün bunların altında çok daha tehlikeli bir kriz büyüyor:

GÜVEN KRİZİ.

Çünkü ekonomi yalnızca para değildir. Ekonomi aynı zamanda güvendir. Bir insan parasını bankaya yatırıyorsa bankaya güvenir. Bir yatırım fonuna yatırıyorsa fon yöneticisine güvenir. Bir şirketin hissesini alıyorsa bilançosuna güvenir.

Borsada işlem yapıyorsa piyasanın adil olduğuna güvenir. Ve bütün bunların üzerinde: SPK’ya, Merkez Bankası’na, mahkemelere, devlet kurumlarına, hukuka güvenmek zorundadır. Bu güven zincirini kırdığınızda geriye yalnızca rakamlar kalır. Ve rakamların vicdanı yoktur.

FONLARDAKİ SAATLI BOMBA

Güncel haber ve piyasa incelemelerinde ortaya çıkan tablo ciddi. Bazı yatırım fonlarının fiili dolaşımı ve işlem hacmi düşük hisselerde çok büyük pozisyonlar oluşturması, sistemde önemli bir likidite riski yarattı. Mekanizma ilk başta son derece cazip görünüyordu. Hisseler yükseliyor. Fonun getirisi yükseliyor.

Getiriyi gören yatırımcı fona geliyor. Yeni para geliyor. Fon yeniden aynı veya benzer hisseleri alıyor. Hisseler biraz daha yükseliyor. Fonun performansı daha da parlak görünüyor.

Yeni yatırımcı geliyor. Ve çark dönüyor. Ta ki dönmeyene kadar. Çünkü finans piyasalarının en eski kurallarından biri şudur: Bir varlığı satın almak başka şeydir. Onu gerektiğinde satabilmek başka şeydir.

Yatırımcılar fonlardan çıkmaya başladığında fonların nakde ihtiyacı doğdu. Satış yapılması gerekti. Fakat düşük likiditeli hisselerde büyük pozisyonlar oluşturduysanız, kapı bir anda küçülür. Herkes aynı anda o kapıdan çıkamaz. Satarsınız.

Fiyat düşer. Fiyat düşünce fonun değeri düşer. Fon düşünce başka yatırımcı korkar. O da parasını ister. Daha fazla satış gerekir.

Daha fazla satış daha fazla düşüş yaratır. Ve bir zamanlar yukarı doğru çalışan çark bu kez aşağı doğru dönmeye başlar. İşte finansal yangın böyle büyür.

PEKİ DENETLEYENLER NEREDEYDİ?

Burada artık teknik finans tartışmasını bırakıp siyasi ve kurumsal soruyu sormak gerekiyor. Bir ülkede Sermaye Piyasası Kurulunun görevi nedir? Yangın çıktıktan sonra itfaiye göndermek mi? Yoksa yangının çıkabileceği koşulları önceden görmek mi? Eğer bazı fonlarda likidite riski büyüyorsa...

Eğer belirli düşük dolaşımlı hisselerde olağanüstü yoğunlaşmalar oluşuyorsa... Eğer piyasanın yapısına ilişkin uluslararası yatırımcılar ve endeks sağlayıcıları tarafından daha önce kaygılar dile getiriliyorsa... O zaman vatandaşın şu soruyu sormaya hakkı vardır:

SİZ BÜTÜN BUNLAR OLURKEN NEREDEYDİNİZ?

Bu soru bir suç isnadı değildir. Bu soru demokrasinin kendisidir. Çünkü kamu kurumları kutsal değildir. Kamu kurumları hesap verir. En azından hukuk devletlerinde böyle olması gerekir.

130 FON İÇİN TASFİYE KARARI

Ardından tablo ağırlaştı. Pusula Portföy bazı fonlarında ödeme temerrüdü yaşandığını açıkladı. Fonlardan ciddi miktarda çıkış yaşandı. Ve 16 Eylül’de satış dalgası Borsa İstanbul’a yayıldı. Devre kesici çalıştı.

Ardından SPK harekete geçti. Yedi portföy yönetim şirketinin kurucusu olduğu ve TEFAS’ta işlem gören toplam 130 yatırım fonunun tasfiyesine karar verildi. Reuters’ın aktardığı rakamlara göre alınan tedbirlerin kapsadığı portföylerde yaklaşık 891 milyar TL büyüklüğünde varlık ve yaklaşık 353 bin yatırımcı bulunuyordu. Merkez Bankası da repo fonlamasını yükselterek ve bankalararası borçlanma limitlerini artırarak piyasadaki likiditeyi desteklemeye yöneldi. Bir düşünün.

130 fon. Yüz binlerce yatırımcı. Yüz milyarlarca liralık varlık. Ve bütün bunlar yaşandıktan sonra bize hâlâ bunun yalnızca birkaç kötü oyuncunun yarattığı münferit bir problem olduğunu söylemek yeterli olabilir mi? Belki sistemik bir bankacılık krizi yoktur.

Belki alınan önlemler yangının yayılmasını önleyecektir. Nitekim hükümet yetkilileri ve bazı piyasa uzmanları sorunun sınırlı ve yönetilebilir olduğunu belirtiyor. Fakat başka bir soru ortada kalıyor:

BU KADAR BÜYÜK BİR RİSK NASIL BU NOKTAYA KADAR GELDİ?

38 KİŞİ HAKKINDA SUÇ DUYURUSU

SPK ayrıca Katılımevim, Gündoğdu Gıda ve Destek Finans Faktoring hisselerindeki işlemlerle bağlantılı olarak 38 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu ve iki yıllık işlem yasağı uyguladı. Burada çok önemli bir ayrım yapalım: Suç duyurusu mahkûmiyet değildir. Hakkında işlem yapılan kişiler bakımından masumiyet karinesi geçerlidir. Fakat düzenleyici kurumun 38 kişi hakkında böylesine ciddi bir işlem yapmış olması bile piyasadaki gözetim sorununun boyutunun araştırılması gerektiğini göstermektedir. Mesele yalnızca “Kim manipülasyon yaptı?” sorusu değildir.

Başka bir soru daha vardır: “Bunun yapılabileceği ortam nasıl oluştu?”

İBRAHİM TURHAN OLAYI VE TÜRKİYE’NİN İRONİSİ

Sonra Türkiye’ye özgü o garip sahnelerden biri daha yaşandı. Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı, eski Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü ve eski AKP milletvekili İbrahim Mustafa Turhan hakkında sosyal medya paylaşımları nedeniyle soruşturma başlatıldı. Savcılık açıklamasında sermaye piyasası araçları hakkında yatırımcılarda korku ve paniğe yol açabilecek paylaşımlara ilişkin tespitlerden söz edildi. Fakat kamuoyuna yansıyan Turhan açıklamalarının önemli bir bölümünde yatırımcılara paniğe kapılmamaları ve Türkiye’nin sermaye piyasası altyapısına güvenmeleri yönünde ifadeler bulunuyordu.

İşte Türkiye’nin içine sürüklendiği zihinsel labirent tam burada ortaya çıkıyor. Bir piyasanın güvenilirliği eleştirel konuşmaları soruşturmakla kurulamaz.

GÜVEN EMİRLE ÜRETİLEMEZ.

Güven, “güveneceksiniz” denilerek yaratılamaz. Güven polisle kurulmaz. Güven savcılıkla kurulmaz. Güven propaganda videosuyla kurulmaz.

GÜVEN KAZANILIR.

Şeffaflıkla kazanılır. Bağımsız kurumlarla kazanılır. Hukukla kazanılır. Liyakatle kazanılır. Hesap verebilirlikle kazanılır.

AKP DÖNEMİNİN EN AĞIR MİRASLARINDAN BİRİ:

KURUMLARA GÜVENİN AŞINMASI

Türkiye’yi uzun yıllardır AKP yönetiyor. Bu nedenle bugün ortaya çıkan kurumsal yapının siyasi sorumluluğunu iktidardan bağımsız tartışmak mümkün değildir. Bir iktidar ülkeyi birkaç yıl yönettiğinde bazı sorunları geçmişten devraldığını söyleyebilir. Ama onlarca yıl boyunca ülkenin yasalarını değiştirmiş, üst düzey bürokrasisini şekillendirmiş, ekonomi yönetimini belirlemiş ve düzenleyici kurumların yönetimlerini atamış bir siyasi iktidar artık yalnızca seyirci değildir. Sistemin mimarisinin önemli ölçüde sahibidir.

Dolayısıyla şu soru meşrudur: Türkiye’de düzenleyici ve denetleyici kurumların bağımsızlığı neden sürekli tartışılıyor? Neden her ekonomik sarsıntıda vatandaş “Gerçekten ne oluyor?” diye alternatif bilgi kaynaklarına koşuyor? Neden devletin açıklaması otomatik olarak tartışmayı bitirmiyor? İşte AKP dönemine yöneltilebilecek en ağır kurumsal eleştirilerden biri budur: Türkiye yalnızca para kaybetmedi.

GÜVEN KAYBETTİ.

Ve güven rezervi, Merkez Bankasının döviz rezervinden bile değerlidir.

TOPLUMUN HİÇ Mİ SORUMLULUĞU YOK?

Var. Hem de fazlasıyla var. Fakat milyonlarca insanı “ahlaksız toplum” diye tek kalemde suçlamak meseleyi açıklamak yerine basitleştirir. Sorun başka yerde.

Türkiye’de yıllardır son derece tehlikeli bir kültür normalleşiyor: Çalışmadan zengin ol. Kestirmeden git. Bir tanıdık bul. Birilerinin adamı ol. Liyakat yerine bağlantı kur.

Bilgi yerine söylenti dinle. Üretmek yerine spekülasyon yap. Şirketi araştırma. “Abi hangi hisse uçacak?” diye sor.

Fonun portföyünü inceleme. “Geçen ay yüzde kaç yaptı?” diye sor. Değerlemeyi sorgulama. “Daha gider mi?” diye sor.

Ve işler ters gidince: “Devlet bizi kurtarsın.” İşte siyasi yozlaşmayla toplumsal yozlaşmanın birbirini beslediği yer burasıdır. Siyaset toplumu şekillendirir. Toplum siyaseti yeniden üretir. Liyakatini kaybeden devlet, liyakati önemsemeyen vatandaş yaratır.

Hukuka saygısını kaybeden siyaset, kuralları yalnızca yakalanmadığında önemseyen birey üretir. Kestirme yollarla güç elde edenleri gören toplum, kestirme yollarla para kazanmayı doğal görmeye başlar. Sonra herkes birbirine bakar. Ve kimse kendisini sorumlu görmez.

ASLINDA BORSA BİR AYNADIR

Borsa yalnızca şirketlerin fiyatlandığı yer değildir. Borsa bir ülkenin aynasıdır. Hukuk fiyatlanır. Siyasi risk fiyatlanır. Kurumların kalitesi fiyatlanır.

Merkez Bankasının güvenilirliği fiyatlanır. Düzenleyici kurumların bağımsızlığı fiyatlanır. Mahkemelerin öngörülebilirliği fiyatlanır. Şirketlerin şeffaflığı fiyatlanır. Toplumun finansal kültürü bile fiyatlanır.

Her şey sonunda o ekrandaki rakama dönüşür. Bu nedenle Türkiye’de yaşanan fon ve borsa krizini yalnızca “BIST yüzde kaç düştü?” diye tartışmak meseleyi küçültmektir. Mesele bundan büyüktür.

ÇÜRÜMENİN EN TEHLİKELİ AŞAMASI

Bir toplumun başına gelebilecek en kötü şey skandal değildir. Skandala alışmaktır. Bir zaman sonra vatandaş şöyle demeye başlar: “Türkiye’de olur böyle şeyler.” “Birileri yine götürmüştür.” “Nasıl olsa kimse hesap vermez.”

“İki hafta sonra unutulur.” İşte çürümenin zaferi budur. Çünkü yozlaşmış düzenlerin en büyük başarısı herkesi yozlaştırmak değildir. İnsanları yozlaşmanın değiştirilemeyeceğine inandırmaktır. Vatandaş artık öfkelenmiyorsa...

Şaşırmıyorsa... Hesap sormuyorsa... “Bana dokunmasın yeter” diyorsa... çürüme yalnızca devlet kurumlarına değil, toplumun zihnine de girmiş demektir.

TÜRKİYE’NİN İHTİYACI YENİ BİR MASAL DEĞİL

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla propaganda değildir. Türkiye’nin ihtiyacı: Bağımsız denetimdir. Bağımsız yargıdır. Şeffaflıktır. Liyakattir.

Hesap verebilirliktir. SPK gerçekten denetlemelidir. Fon yöneticileri gerçekten hesap vermelidir. Piyasa manipülasyonu iddiaları bağımsız mahkemelerde sonuna kadar araştırılmalıdır. Ama bununla yetinilmemelidir.

Eğer kamu kurumlarının gözetiminde ihmal varsa o da araştırılmalıdır. Çünkü devlet vatandaşından hesap sorarken kendisini hesap vermekten muaf tutamaz. Hukuk devleti budur.

SON SÖZ

16 Eylül’de Borsa İstanbul ekranları kıpkırmızıydı. Ama Türkiye’nin problemi ekranın rengi değildir. Problem daha derindedir. Bir ülke parasını yeniden basabilir. Rezervini yeniden biriktirebilir.

Borsası yeniden yükselebilir. Şirketleri yeniden değer kazanabilir. Fakat kaybedilen toplumsal ve kurumsal güveni yeniden oluşturmak yıllar sürer. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu asıl tehlike budur. Ekonomik kriz geçebilir.

Borsa toparlanabilir. Fon piyasası yeniden düzenlenebilir. Ama hukuksuzluğun, liyakatsizliğin, fırsatçılığın, kolay para arzusunun ve hesap vermeme kültürünün normalleştiği bir ülke ekonomik göstergelerini düzeltse bile iyileşmiş sayılmaz. Çünkü çürüme bilanço kalemi değildir. Çürüme zihniyettir.

Ve Türkiye’nin yeniden ayağa kalkması için önce o zihniyetle hesaplaşması gerekir. Borsa İstanbul’da gördüğümüz kırmızı ekran belki de yalnızca finans piyasasının değil...

TÜRKİYE’NİN KENDİSİNE TUTULMUŞ KIRMIZI BİR AYNADIR.

👁 ... kez okundu
Bu yazıyı paylaş:

14 Eylül 2026 Pazartesi

TÜRKİYE'DE HUKUK VE ADALET ORTADAN KALKTI

 


Türkiye'nin son çeyrek yüzyılına bakıldığında karşımıza yalnızca kötü ekonomi, siyasi kutuplaşma veya başarısız devlet yönetimi çıkmıyor.

Çok daha temel bir sorunla karşı karşıyayız:

Hukuk devletinin aşınması.

AKP 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından iktidara geldi. O günden bugüne bir insan doğdu, büyüdü, üniversiteyi bitirdi ve yetişkin oldu. Dolayısıyla artık "yeni iktidar", "geçiş dönemi", "eski Türkiye'nin sorunları" gibi mazeretlerin arkasına saklanılabilecek bir zaman diliminden söz etmiyoruz.

Yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir iktidardan söz ediyoruz.

Bu süre boyunca Türkiye'de başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar, emniyet müdürleri, valiler, bürokratlar, hâkimler ve savcılar değişti.

Ama siyasi iktidarın merkezindeki parti değişmedi.

Bu nedenle Türkiye'nin geldiği noktanın siyasi sorumluluğunu sürekli başka güçlere yüklemek artık mümkün değildir.

Üstelik hikâye tek bir günde başlamadı.

Türkiye hukuk devletinden bir sabah uyanıp çıkmadı.

Adım adım uzaklaştı.


2002–2007: Reform Söylemiyle Başlayan Dönem

AKP iktidarının ilk yıllarını yok saymak tarihsel açıdan yanlış olur.

Avrupa Birliği üyeliği hedefi nedeniyle insan hakları, işkencenin önlenmesi, demokratikleşme ve mevzuat reformları konusunda bazı önemli adımlar atıldı.

Tam da bu nedenle sonraki yıllardaki gerileme daha çarpıcıdır.

Başlangıçta Avrupa Birliği normlarını, hukuk devletini ve demokratikleşmeyi savunduğunu söyleyen bir siyasi hareket, yıllar ilerledikçe iktidarı sınırlandıran kurumlarla çatışmaya başladı.

Sorun tam olarak burada doğdu:

Demokrasi giderek iktidarın seçim kazanmasıyla eş anlamlı görülmeye başlandı.

Oysa demokrasi sandıktan ibaret değildir.

Sandık iktidarı belirler.

Hukuk ise o iktidarın neleri yapamayacağını belirler.


2007–2013: ERGENEKON VE BALYOZ — "DARBE" DENİLEREK YILLARI ÇALINAN İNSANLAR

AKP döneminin hukuk tarihindeki en karanlık sayfalarından biri Ergenekon ve Balyoz davalarıdır.

Ergenekon soruşturması 2007'de başladı.

Aralarında generallerin, subayların, gazetecilerin, akademisyenlerin, siyasetçilerin ve sivillerin bulunduğu yüzlerce kişi devasa bir örgüt soruşturmasının içine sokuldu.

Suçlama olağanüstü ağırdı:

Hükümeti devirmek.

Yani darbe.

2013'te Ergenekon davasında 275 sanık bulunuyordu. Savcılık 64 kişi için ağırlaştırılmış müebbet istedi.

Sonra gerçekten ağır cezalar verildi.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ müebbet hapse mahkûm edildi.

Dursun Çiçek ve Hasan Iğsız gibi isimlere ağırlaştırılmış müebbet verildi.

Mustafa Balbay 34 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildi.

Tuncay Özkan'a ağırlaştırılmış müebbet ve ayrıca hapis cezaları verildi.

Bazı insanlar yıllarca tutuklu kaldı.

Televizyonlarda günlerce "darbeciler", "terör örgütü", "derin devlet" anlatıları döndü.

Türkiye yıllarca bu davalarla yaşadı.

Sonra ne oldu?

Tahliyeler başladı.

Anayasa Mahkemesi hak ihlalleri tespit etti.

2016'da Yargıtay Ergenekon ana davasındaki mahkûmiyetleri bozdu.

2019'da yeniden görülen davada mahkeme, "Ergenekon" adıyla kurulmuş bir silahlı terör örgütünün varlığının kanıtlanamadığına hükmetti.

Şimdi insanın aklıyla alay etmeyelim.

Bir devlet yıllarca:

"Türkiye Cumhuriyeti hükümetini devirmeye çalışan terör örgütü yakaladık."

diyor.

İnsanları cezaevine gönderiyor.

Müebbetler ve ağırlaştırılmış müebbetler veriliyor.

Sonra aynı devletin yargısı yıllar sonra:

Böyle bir silahlı terör örgütünün varlığı kanıtlanamadı.

diyor.

Peki insanların cezaevinde geçen yılları?

Aileleri?

Meslekleri?

İtibarları?

Hayatları?

Kim verecek bunların hesabını?

Devlet bazı mağdurlara daha sonra tazminat ödedi.

Bazı askerlerin özlük ve statü meselelerinde iade süreçleri yaşandı.

Ama insan hayatından çalınmış yılların parasal karşılığı yoktur.

Ergenekon Türkiye'nin hukuk tarihine şu soruyu kazıdı:

Örgütün varlığını dahi sonunda kanıtlayamayacaksan insanlara nasıl ağırlaştırılmış müebbet verebildin?


2010: YARGI ÜZERİNDEN DEVLETİN YENİDEN KURULMASI

12 Eylül 2010 anayasa referandumu yalnızca birkaç anayasa maddesinin değiştirilmesi değildi.

HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapıları da değiştirildi.

AKP bunu demokratikleşme olarak sundu.

Fakat sonraki yıllarda ortaya çıkan tablo son derece ironikti.

Bir dönem AKP ile Gülen yapılanmasının aynı siyasi doğrultuda hareket ettiği yönündeki tartışmalar, özellikle yargı ve emniyet içindeki kadrolaşma iddialarıyla birleşti.

Sonra bu ittifak parçalandı.

Ve dün devlet adına insanları soruşturanların bir bölümü birkaç yıl sonra bizzat devlet tarafından FETÖ yapılanmasının mensupları olmakla suçlandı.

Bu tablo tek başına devlet yönetimindeki korkunç kurumsal zaafı göstermektedir.


2013: GEZİ PARKI — İKTİDARIN VATANDAŞA BAKIŞINDAKİ KIRILMA

Mayıs 2013.

İstanbul'daki Gezi Parkı'nda başlayan küçük bir çevre protestosu polisin sert müdahalesinden sonra Türkiye çapında devasa protestolara dönüştü.

Avrupa Konseyi daha sonra Gezi sırasında aşırı ve uygunsuz biber gazı kullanımı, kötü muamele ve orantısız polis gücüne ilişkin ciddi ve tutarlı iddialar bulunduğunu açıkladı.

Ama Gezi'nin asıl önemi başka yerdeydi.

AKP artık karşısındaki toplumsal muhalefeti anlamaya çalışan bir siyasi hareket olmaktan çıkıyor, onu giderek tehdit olarak gören bir devlet iktidarına dönüşüyordu.

İnsanların ne söylediğinden çok hangi tarafta durduğu önemli hâle gelmeye başladı.

İktidarın dili sertleşti.

Toplum kamplara ayrıldı.

Ve siyasi muhalif giderek "rakip" olmaktan çıkarılıp "düşman" olarak tarif edilmeye başlandı.


2013: 17–25 ARALIK VE BÜYÜK KOPUŞ

2013'ün sonunda bu kez AKP ile Gülen yapılanması arasındaki ittifak tamamen parçalandı.

17 ve 25 Aralık'ta büyük yolsuzluk soruşturmaları gündeme geldi.

Bakan çocukları, iş insanları ve kamu görevlilerinin isimleri soruşturmalarda yer aldı.

AKP ise soruşturmaları hükümeti devirmeye yönelik bir operasyon olarak nitelendirdi.

Bundan sonra polis ve yargı bürokrasisinde büyük tasfiyeler başladı.

Burada Türkiye'nin hukuk açısından karşı karşıya kaldığı korkunç paradoks şuydu:

Eğer hükümetin söylediği gibi devletin yargı ve emniyet mekanizmasına bir yapılanma sızmış ve siyasi operasyon yapabilecek güce ulaşmışsa:

Bu yapılanma yıllarca nasıl büyüdü?

Kim engellemedi?

Kim denetlemedi?

Kimlerle birlikte hareket etti?

Ve devletin adli mekanizması nasıl bir cemaatin iktidar kavgasında kullanılabilecek noktaya kadar gelebildi?


2014–2015: YARGIYA GÜVEN SARSILIRKEN SİYASİ GERİLİM BÜYÜDÜ

Türkiye artık hızla başka bir rejim atmosferine giriyordu.

Basın üzerindeki baskı tartışmaları büyüyordu.

Gazeteciler hakkında soruşturmalar açılıyordu.

Sosyal medya giderek devletin kontrol etmeye çalıştığı yeni mücadele alanına dönüşüyordu.

Yargının bağımsızlığı konusunda hem Türkiye içinde hem uluslararası kuruluşlarda alarm zilleri çalıyordu.

Ve ardından Türkiye'nin yakın tarihindeki en kanlı dönemlerden biri geldi.


2015–2017: TÜRKİYE'NİN TERÖR CEHENNEMİ — VE SONRA GELEN ŞAŞIRTICI SESSİZLİK

2015 ve 2016 yıllarında Türkiye, DEAŞ ve PKK başta olmak üzere terör örgütlerinin gerçekleştirdiği korkunç saldırılarla sarsıldı.

20 Temmuz 2015'te Suruç'ta 34 insan öldürüldü.

10 Ekim 2015'te Ankara Garı önündeki saldırıda 100'den fazla insan hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı.

12 Ocak 2016'da Sultanahmet saldırısı yaşandı.

17 Şubat 2016'da Ankara Merasim Sokak saldırısı gerçekleşti.

13 Mart 2016'da Ankara Güvenpark saldırısı yaşandı.

19 Mart'ta İstiklal Caddesi vuruldu.

28 Haziran'da Atatürk Havalimanı saldırıya uğradı; 45 insan öldü.

20 Ağustos 2016'da Gaziantep'teki düğüne yapılan saldırıda 57 kişi hayatını kaybetti.

10 Aralık 2016'da Beşiktaş'ta bombalar patladı.

1 Ocak 2017'de Reina'ya yapılan saldırıda 39 insan öldürüldü.

Türkiye'nin büyük şehirlerinde insanlar adeta:

"Bugün bomba nerede patlayacak?"

diye yaşamaya başlamıştı.

Arka arkaya saldırılar...

İstanbul.

Ankara.

Gaziantep.

Suruç.

Havalimanları.

Meydanlar.

Otobüs durakları.

Polis noktaları.

Gece kulüpleri.

Düğünler.

Türkiye belki de onlarca yıldır görmediği yoğunlukta bir şiddet dalgasının içindeydi.

ABD Dışişleri Bakanlığının daha sonraki değerlendirmelerinde de 2015–2016 dönemi Türkiye açısından 1970'lerden bu yana görülen en şiddetli dönemlerden biri olarak tanımlandı.

Sonra son derece dikkat çekici bir şey yaşandı.

Bu yoğunluk 2017'nin hemen ardından dramatik biçimde düştü.

Elbette Türkiye'de terör tamamen sona ermedi.

Daha sonraki yıllarda da saldırılar oldu.

2022'de İstiklal Caddesi saldırısı yaşandı.

2023 ve 2024'te başka terör eylemleri meydana geldi.

Dolayısıyla "2017'den sonra Türkiye'de bir daha terör saldırısı olmadı" demek açıkça yanlış olur.

Fakat 2015–2016 boyunca neredeyse birkaç ayda bir büyük bir şehrin kan gölüne dönüştüğü o kitlesel saldırı temposu, 2017 sonrasında gerçekten bıçakla kesilmişçesine seyrekleşti.

Bu yalnızca benim izlenimim değildir.

Uluslararası güvenlik değerlendirmeleri de Ocak 2017 sonrasında Türkiye'deki şiddetin tarihsel olarak çok düşük seviyelere indiğini kaydetmiştir.

Şimdi burada çok dikkatli ama çok önemli bir soru sormak gerekir:

Ne değişti?

Bu soruyu sormak, "saldırıları iktidar yaptırdı" demek değildir.

Böyle bir iddiayı kanıt olmadan ileri sürmek sorumsuzluk olur.

Ama bir muhalif gazetecinin görevi yalnızca ölü sayılarını sıralamak da değildir.

Devletin neden bir dönem bu saldırıları engelleyemediğini ve ardından neden olağanüstü ölçüde engelleyebilir hâle geldiğini sormaktır.

2015–2016'da istihbarat sistemi ne durumdaydı?

Sınırlar ne kadar kontrol ediliyordu?

DEAŞ'ın Türkiye içindeki hücreleri nasıl bu kadar rahat hareket edebildi?

PKK ve bağlantılı yapıların şehirlerde gerçekleştirdiği saldırılar neden bu ölçüde arttı?

Suriye savaşının Türkiye'ye taşan güvenlik riskleri neden önceden yeterince kontrol edilemedi?

Sonra hangi politikalar değişti?

Hangi istihbarat yöntemleri değişti?

Hangi örgüt hücreleri çökertildi?

Hangi sınır tedbirleri alındı?

Ve eğer 2017'den sonra bunların yapılması mümkün idiyse:

Neden 2015'te ve 2016'da yapılamadı?

Asıl soru budur.

Terör saldırısının faili terör örgütüdür.

Bunun tartışması yoktur.

Ama vatandaşın güvenliğinden siyasi iktidar sorumludur.

Bir ülkede iki yıl boyunca insanlar meydanlarda, havalimanlarında, düğünlerde, otobüs duraklarında ve eğlence mekânlarında öldürülüyorsa; ardından aynı tür kitlesel saldırı dalgası dramatik biçimde düşüyorsa, vatandaşın:

"Ne oldu da birden bu saldırılar durdurulabilir hâle geldi?"

diye sorması yalnızca hakkı değil, görevidir.

Çünkü bir hükümet yalnızca yakaladığı teröristlerin hesabını vermez.

Yakalayamadıklarının ve durduramadıklarının hesabını da vermek zorundadır.


15 TEMMUZ 2016: DEVLETİN KALBİNE KADAR GİREBİLEN YAPILANMA

Sonra 15 Temmuz geldi.

Türkiye gerçek bir askerî darbe girişimi yaşadı.

İnsanlar öldürüldü.

TBMM bombalandı.

Sivillerin üzerine ateş açıldı.

Bunun hiçbir mazereti yoktur.

Fakat darbe girişiminin kendisi de AKP döneminin devlet yönetimi açısından devasa bir soruyu ortaya çıkardı:

Daha sonra FETÖ olarak tanımlanan bir yapılanma devletin ordusuna, polisine, yargısına ve bürokrasisine nasıl bu kadar derinden yerleşebildi?

AKP 2016'da iktidara yeni gelmiş değildi.

On dört yıldır iktidardaydı.

Dolayısıyla "devlete sızmışlar" açıklaması tek başına yeterli değildir.

Vatandaş şu soruyu sorma hakkına sahiptir:

On dört yıl boyunca devletin başında kim vardı?


2016–2018: OHAL VE TOPLU TASFİYELER

Darbe girişiminin ardından olağanüstü hâl ilan edildi.

OHAL iki yıl sürdü.

Kanun hükmünde kararnameler çıkarıldı.

Avrupa Komisyonunun verilerine göre OHAL döneminde 152 binden fazla kamu görevlisi, aralarında öğretmenler, akademisyenler ve kamu çalışanlarının bulunduğu geniş bir kitle, görevlerinden çıkarıldı.

Binlerce kişi tutuklandı.

2.735 hâkim ve savcı daha darbe girişiminden hemen sonraki günlerde açığa alındı.

Gerçek darbecilerin, örgüt yöneticilerinin ve suç işleyenlerin cezalandırılması gerekiyordu.

Buna itiraz edilemez.

Fakat hukuk devleti suçluyu ayıklamak zorundadır.

Toplulukları suçlu ilan etmek hukuk değildir.


BYLOCK, BANK ASYA VE BİNLERCE DOSYA

Sonraki yıllarda ByLock kullanımı, Bank Asya hesapları, dernekler, sendikalar, okullar ve çeşitli sosyal ilişkiler çok sayıda FETÖ dosyasında gündeme geldi.

AİHM'in 2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya kararı burada tarihi bir dönüm noktasıdır.

Mahkeme kanunsuz ceza olmaz ilkesi ve adil yargılanma hakkı dahil ihlaller tespit etti ve özellikle ByLock delilinin uygulanma biçiminde sistemik sorun gördü.

Bu mesele tek bir kişiden ibaret değildi.

AİHM'in önüne binlerce benzer başvuru geldi.

2024'te bin benzer dosya daha Türkiye'ye bildirildi.

2025'te yüzlerce başvurucuyu kapsayan başka ihlal kararları çıktı.

Dolayısıyla soru kaçınılmazdır:

Suçla mücadele ederken kaç masum insanın hayatını ezdiniz?


"FETÖ BORSASI": TERÖR SUÇLAMASI PAZARLIK ARACINA DÖNÜŞTÜ MÜ?

Sonra Türkiye'nin siyasi sözlüğüne iğrenç bir ifade girdi:

"FETÖ borsası."

Bazı varlıklı kişilerin FETÖ soruşturmalarından kurtarılması veya dosyalarının lehlerine sonuçlandırılması karşılığında para istendiğine ilişkin iddialar ortaya çıktı.

Her iddianın doğru olduğu söylenemez.

Ama mesele yalnızca dedikodu olarak kalmadı.

Bazı olaylar ceza davalarına dönüştü; rüşvet ve nüfuz ticareti iddiaları yargıya taşındı.

Buradaki ahlaki ve hukuki soru korkunçtur:

Eğer adam FETÖ üyesiyse parayla nasıl kurtulabilir?

FETÖ üyesi değilse ondan neden para istenir?

Suçlu parayla çıkıyor, suçsuz parası olmadığı için içeride kalıyorsa bunun adı adalet değildir.


2017: REJİMİN DEĞİŞMESİ

16 Nisan 2017 anayasa referandumu Türkiye'nin yönetim sistemini kökten değiştirdi.

Parlamenter sistem terk edildi.

Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine geçildi.

Cumhurbaşkanının siyasi partiyle bağı yeniden mümkün hâle geldi.

Yürütme gücü olağanüstü ölçüde tek merkezde toplandı.

Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu daha referandum yapılmadan önce uyardı:

Değişiklikler gerekli denge ve denetim mekanizmalarını ortadan kaldırabilir ve sistemi otoriter bir başkanlık rejimine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilirdi.

Bugün dönüp bakıldığında bu uyarının ne kadar önemli olduğu görülüyor.


2017–2026: OSMAN KAVALA — TUTUKLULUĞUN CEZAYA DÖNÜŞMESİNİN SEMBOLÜ

Osman Kavala 2017'de tutuklandı.

AİHM daha sonra tutukluluğunda hak ihlali bulunduğuna karar verdi ve serbest bırakılmasını istedi.

Karar uygulanmadı.

Avrupa Konseyi tarihinde nadiren kullanılan ihlal prosedürü devreye sokuldu.

AİHM Büyük Dairesi 2022'de Türkiye'nin önceki karara uyma yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetti.

Kavala daha sonra ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi.

Ve 2026 yılında mesele hâlâ Avrupa insan hakları sisteminin gündemindedir.

Kavala'yı sevmek zorunda değilsiniz.

Siyasi görüşünü paylaşmak zorunda değilsiniz.

Hukuk zaten bunun için vardır.

Sevmediğiniz insanın da hakkını korumak için.


2018: OHAL BİTTİ, OHAL MANTIĞI BİTTİ Mİ?

18 Temmuz 2018'de OHAL sona erdi.

Fakat Avrupa Komisyonu daha sonra OHAL'in hemen ardından kabul edilen düzenlemelerin olağanüstü hâl yönetiminin birçok unsurunu üç yıl daha sürdürdüğünü belirtti.

Yani tabeladan "OHAL" kelimesinin kaldırılması, olağanüstü yönetim zihniyetinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmedi.

Türkiye artık giderek daha merkezi bir devlet yapısına sahipti.


2019–2022: KAVALA, DEMİRTAŞ, BASIN VE YARGI TARTIŞMALARI

Bu yıllarda Türkiye hakkında AİHM kararları, basın özgürlüğü tartışmaları ve siyasi davalar bitmedi.

Selahattin Demirtaş hakkında AİHM Büyük Dairesi ihlal kararları verdi.

Kavala cezaevinde kaldı.

Gazeteciler ve sosyal medya kullanıcıları hakkında davalar devam etti.

Türkiye'nin uluslararası hukuk devleti endekslerindeki yeri giderek kötüleşti.

Ve toplumda son derece tehlikeli bir kanaat yerleşmeye başladı:

Mahkemenin vereceği kararı hukuktan önce siyasi konjonktür belirleyebilir.

Bir hukuk sistemi açısından bundan daha yıkıcı çok az şey vardır.


2022: "DEZENFORMASYON" SUÇU

2022 yılında kamuoyunda "dezenformasyon yasası" olarak bilinen düzenleme kabul edildi.

"Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçu ceza hukukuna girdi.

İktidar bunu yanlış bilgiyle mücadele olarak savundu.

Gazeteciler ve insan hakları kuruluşları ise muğlak ifadelerin gazeteciler ve eleştirel vatandaşlar üzerinde cezalandırıcı etki yaratabileceğini söyledi.

Sonraki yıllarda bu madde gazetecilere ve sosyal medya kullanıcılarına yönelik soruşturmalarda karşımıza çıktı.


2023–2024: CAN ATALAY — DEVLETİN KENDİ ANAYASA MAHKEMESİNİ DİNLEMEMESİ

Can Atalay milletvekili seçildi.

Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verdi.

Fakat karar uygulanmadı.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi ile Anayasa Mahkemesi arasında Cumhuriyet tarihinde görülmemiş ağırlıkta bir kriz çıktı.

Sonunda Anayasa Mahkemesi, Yargıtayın tutumunu değerlendirirken kararın Anayasa'nın tamamen dışında kaldığını ve hukuki dayanağının bulunmadığını söylemek zorunda kaldı.

Bir dakika.

Bunu muhalefet söylemiyor.

Gazeteci söylemiyor.

Ben söylemiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi söylüyor.

Eğer Anayasa Mahkemesinin kararı bile uygulanmayabiliyorsa sıradan vatandaş hangi mahkeme kararına güvenecektir?


2024–2026: ADALET KRİZİNİN NORMALLEŞMESİ

Bugün artık problem tek bir dava değildir.

Problem sistemin kendisine duyulan güvendir.

Gazeteciler hakkında soruşturmalar...

Siyasi isimlere yönelik davalar...

Uzun tutukluluklar...

AİHM kararlarının uygulanması tartışmaları...

Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması...

Yargı bağımsızlığına ilişkin uluslararası eleştiriler...

Ve bütün bunların altında milyonlarca sıradan insanın yaşadığı görünmez adalet krizi.


PEKİ SIRADAN VATANDAŞ?

Belki bütün yazının en acı bölümü burasıdır.

Çünkü Kavala'nın adı biliniyor.

Demirtaş'ın adı biliniyor.

Can Atalay'ın adı biliniyor.

Generallerin adı biliniyor.

Gazetecilerin adı biliniyor.

Ama Anadolu'nun herhangi bir şehrindeki vatandaşın adı bilinmiyor.

Adamın miras davası var.

Beş yıl.

Tapu davası var.

Yedi yıl.

İşçilik alacağı var.

İstinafta bekliyor.

Bilirkişi gelmiyor.

Duruşma altı ay sonraya atılıyor.

Dosya başka mahkemeye gönderiliyor.

İnsanlar yaşlanıyor.

Bazıları dava bitmeden ölüyor.

Ama siyasi iktidarı doğrudan ilgilendiren bazı dosyalarda devlet mekanizmasının ne kadar süratli hareket edebildiğini görünce vatandaş doğal olarak soruyor:

Benim davamda bu devlet nerede?

İşte adalet duygusunu öldüren şey yalnızca kötü mahkeme kararı değildir.

Çifte standart hissidir.


2025–2026: DÜNYANIN TÜRKİYE'YE BAKIŞI

World Justice Project'in 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde Türkiye 143 ülke arasında 118'inci sıradadır.

Hükümet yetkilerinin sınırlandırılmasında 136'ncıdır.

Temel haklarda 134'üncüdür.

Sivil adalette 127'ncidir.

Türkiye 2015'te aynı endekste 80'inci sıradaydı.

On yılda:

80 → 118.

Bu bir başarı hikâyesi değildir.

Bu bir gerileme tablosudur.


VE BÜTÜN BUNLARIN SİYASİ SORUMLULUĞU KİMDE?

İşte sonunda konuşmamız gereken mesele budur.

AKP 2002'den beri Türkiye'nin ana iktidar partisidir.

Ergenekon onun döneminde yaşandı.

Balyoz onun döneminde yaşandı.

Gezi onun döneminde yaşandı.

17–25 Aralık onun döneminde yaşandı.

2015–2017 terör cehennemi onun döneminde yaşandı.

15 Temmuz onun döneminde gerçekleşti.

FETÖ devletin içine onun uzun iktidarı sırasında bu denli yerleşmiş halde ortaya çıktı.

OHAL onun döneminde ilan edildi.

Yüz binlerce insanı etkileyen KHK sistemi onun döneminde kuruldu.

Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi onun döneminde getirildi.

Kavala onun döneminde tutuklandı.

Can Atalay krizi onun döneminde yaşandı.

AİHM kararlarının uygulanmaması tartışmaları onun döneminde kronikleşti.

Yargının bağımsızlığına ilişkin uluslararası göstergelerdeki gerileme onun döneminde gerçekleşti.

Bunların hepsine:

"FETÖ yaptı."

"Dış güçler yaptı."

"Muhalefet yaptı."

"Teröristler yaptı."

"Bürokratlar yaptı."

"Hâkimler yaptı."

diyerek siyasi sorumluluktan kaçamazsınız.

Yirmi dört yıl boyunca ülkeyi yönetip ülkenin başına gelen her kötü şeyden başkalarını sorumlu tutamazsınız.

İktidar olmak yalnızca köprü açılışında kurdele kesmek değildir.

İktidar sorumluluktur.

Başarı sizin olacaksa;

başarısızlığın hesabı da sizindir.


TÜRKİYE'DE HUKUK VE ADALET ORTADAN KALKTI

Bu nedenle başlığım soru değildir.

Türkiye'de Hukuk ve Adalet Ortadan Kalktı.

Mahkemelerin tamamen ortadan kalktığını söylemiyorum.

Elbette hâkimler var.

Savcılar var.

Avukatlar var.

Adliyeler var.

Kanunlar var.

Hâlâ hukuka bağlı kalmaya çalışan binlerce dürüst hukuk insanı da var.

Ben başka bir şey söylüyorum:

Hukukun iktidarı sınırlayan üstün güç olma niteliği ağır biçimde tahrip edildi.

Ergenekon'da insanları darbeci diye yıllarca yatırıp sonra örgütün varlığını kanıtlayamıyorsanız...

15 Temmuz'a kadar bir yapılanmanın devletin damarlarına kadar girmesini engelleyemiyorsanız...

Sonra onunla mücadele ederken binlerce insanı ilgilendiren yeni hukuk ihlalleri yaratıyorsanız...

Anayasa Mahkemesinin kararları uygulanmayabiliyorsa...

AİHM kararları yıllarca tartışma konusu olabiliyorsa...

Tutuklama cezalandırma aracına dönüşebiliyorsa...

Gazeteci yazdığı haber nedeniyle sabah evinin basılmasından korkuyorsa...

Vatandaşın basit davası yıllarca sürerken siyasi dosyalarda sistem olağanüstü süratle çalışabiliyorsa...

O ülkede yalnızca yargının iş yükünden söz edemezsiniz.

O ülkede hukuk devleti krizinden söz etmek zorundasınız.

Ve bu noktaya bir yılda gelmedik.

2002'den 2026'ya kadar adım adım geldik.

Bir kurum zayıfladı.

Sonra diğeri.

Bir sınır aşıldı.

Sonra başka bir sınır.

Bir istisna normalleşti.

Sonra başka bir istisna.

Sonunda toplum olağanüstü olan şeylere alışmaya başladı.

İşte en korkuncu budur:

Hukuksuzluğun sıradanlaşması.

Çünkü hukuk bir kez kaybedildiğinde kimin iktidarda olduğunun da fazla önemi kalmaz.

Bugün hukuksuzluk siyasi rakibinizi vurur ve hoşunuza gider.

Yarın aynı mekanizma sizi vurur.

Ergenekon bunun canlı kanıtıdır.

Bir dönem devlet adına operasyon yapanların bir kısmı daha sonra sanık oldu.

Bir dönem "terörist" denilen insanların bir kısmı yıllar sonra beraat etti.

Bir dönem kahramanlaştırılan insanlar daha sonra hain ilan edildi.

Türkiye'nin yakın tarihi bize tekrar tekrar aynı dersi veriyor:

Kişilere güvenerek devlet kurulmaz.

Kurallara güvenerek devlet kurulur.

Bağımsız mahkemeler bunun için vardır.

Kuvvetler ayrılığı bunun için vardır.

Masumiyet karinesi bunun için vardır.

İfade özgürlüğü bunun için vardır.

Anayasa bunun için vardır.

İnsan hakları bunun için vardır.

Bunların hiçbiri suçluyu korumak için yaratılmadı.

Devletin sınırsız güç sahibi olmasını engellemek için yaratıldı.

Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir "yargı reformu paketi" açıklamak değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı çok daha radikaldir:

Hukukun yeniden iktidarın üzerine çıkarılmasıdır.

Hâkim, Cumhurbaşkanından korkmamalıdır.

Savcı, bakandan korkmamalıdır.

Gazeteci, savcıdan korkmamalıdır.

Vatandaş, polisten korkmamalıdır.

Muhalif, düşüncesinden dolayı devletten korkmamalıdır.

Ve iktidar da bağımsız yargıdan rahatsız olmamalıdır.

Çünkü hukuk devletinde mahkeme iktidarın düşmanı değildir.

İktidarın sınırıdır.

O sınırı kaldırırsanız geriye hukuk kalmaz.

Yalnızca güç kalır.

Ve gücün hukukun üzerine çıktığı yerde büyük adliye sarayları yapabilirsiniz.

Binlerce hâkim atayabilirsiniz.

Milyonlarca sayfa karar yazabilirsiniz.

Anayasanız da olabilir.

Meclisiniz de olabilir.

Seçimleriniz de olabilir.

Ama bunların hiçbiri tek başına hukuk devleti yaratmaz.

Çünkü hukuk devletinin tek bir vazgeçilmez şartı vardır:

Devleti yönetenlerin de hukuk karşısında sıradan vatandaş kadar bağlı olması.

Türkiye'nin kaybettiği ve yeniden kazanmak zorunda olduğu şey tam olarak budur.

👁 ... kez okundu
Bu yazıyı paylaş:
PAYLAŞ f X WA TG @
1. Türk Romanları 2. Dünya Edebiyatı
Home World News Contact Me Support And Donations Earn Extra Income Turkey News Calculator Currency Conventer World Map 100 Movies to Watch Before You Die
📚 Must-Read Novels
1. Türk Romanları 2. Dünya Edebiyatı
♫ LAMURVAZ MUSIC 50%