Duyulmayan İntiharlar ve Görmezden Gelinen Bir Çöküş
BÖLÜM 1 / 3
Türkiye'de
yaşanan birçok gerçeği ne ana akım medyada ne de büyük YouTube kanallarında
görebilirsiniz. Haber değeri taşıdığı söylenen birçok olay ya hiç gündeme
gelmez ya da yalnızca yüzeysel biçimde aktarılır. Oysa toplumun derinliklerinde
yaşanan sessiz çöküş; rakamlarla ölçülemeyecek kadar büyük, istatistik
tablolarına sığmayacak kadar ağırdır.
Ben bu blogu
tam da bu yüzden yazıyorum.
Burada
yalnızca gündemi değil; görünmeyen hayatları, sessiz çığlıkları, kimsenin
konuşmak istemediği toplumsal yaraları ve insan ruhunda açılan derin çatlakları
anlatmaya çalışıyorum.
Özellikle
toplumun en alt gelir grubunda yaşayan milyonlarca insanın içinde bulunduğu
tablo, dışarıdan bakıldığında tam anlamıyla görülemiyor. Ekonomik sıkıntılar
artık yalnızca yoksulluk anlamına gelmiyor; aynı zamanda insanların ruh
sağlığını, aile ilişkilerini, umutlarını ve geleceğe dair inançlarını da
tüketiyor.
Her geçen
gün daha fazla insanın psikolojisi bozuluyor. Öfke, kaygı, umutsuzluk ve
tükenmişlik sıradan duygular hâline geliyor. Şiddet eğilimleri artıyor,
insanlar birbirini anlamaktan uzaklaşıyor ve toplumsal gerginlik adeta bulaşıcı
bir hastalık gibi yayılıyor.
Bu yazı bir
siyasi propaganda metni değildir.
Bu satırlar;
yıllardır bu toplumun içinde yaşayan, çalışan, gözlem yapan ve yaşadıklarıyla
yavaş yavaş tükenen sıradan bir insanın tanıklığıdır.
Ekonomik Çöküşün İnsan Hayatına Etkisi
2023 yılında
Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, kamuoyunda EYT (Emeklilikte Yaşa
Takılanlar) olarak bilinen düzenlemeyi yürürlüğe koydu. 8 Eylül 1999
öncesinde sigorta girişi bulunan ve gerekli prim gününü tamamlayan milyonlarca
insan emekli olabildi. Ben de bu kişilerden biriyim.
2023 yılının
Mayıs ayında, hatırladığım kadarıyla yaklaşık 5.500 TL emekli maaşı
almaya başladım. Çok kısa bir süre sonra bu rakam 7.500 TL seviyesine
yükseldi.
İlk bakışta
bu artış olumlu gibi görünüyordu.
Fakat gerçek
hayat, devletin açıkladığı rakamlardan çok farklıydı.
Türkiye'de
emekli maaşlarına yapılan zam oranları büyük ölçüde TÜİK'in açıkladığı
enflasyon verilerine göre belirleniyordu. Ancak uzun yıllardır toplumun önemli
bir kesimi, TÜİK'in açıkladığı resmi enflasyonun gerçek hayatı yansıtmadığına
inanıyor. Ben de bu görüşü paylaşanlardan biriyim.
Benim
gözlemime göre market raflarındaki fiyatlar, kiralar, elektrik ve doğalgaz
faturaları, ulaşım giderleri, akaryakıt fiyatları ve günlük yaşamın neredeyse
bütün temel ihtiyaçları açıklanan resmi enflasyondan çok daha hızlı artıyordu.
Etiketler
neredeyse her hafta değişiyordu.
Faiz
oranları yükseliyor, köprü ve otoyol geçiş ücretleri artıyor, akaryakıt sürekli
zamlanıyor, alkollü içkilere peş peşe yüksek vergiler getiriliyor ve dolaylı
vergiler toplumun her kesimini giderek daha fazla eziyordu.
Buna
karşılık emekli maaşlarındaki artışlar, gerçek hayat pahalılığı karşısında her
geçen gün daha da yetersiz kalıyordu.
Bugün geriye
dönüp baktığımda görüyorum ki mesele yalnızca düşük maaş değildi.
Asıl mesele,
insanların her geçen gün biraz daha yoksullaşırken aynı zamanda bunun normal
bir durum gibi kabul ettirilmeye çalışılmasıydı.
Ekonomik Krizin Ötesinde Bir Toplumsal Çöküş
Ancak
Türkiye'de yaşanan sorun yalnızca ekonomik kriz değildir.
Aslında
ekonomik kriz, çok daha büyük bir toplumsal hastalığın yalnızca görünen
yüzüdür.
Benim
gözlemime göre asıl çöküş, insanların zihinlerinde yaşanıyor.
Yıllardır
toplum; siyasal, dinsel, mezhepsel ve kültürel kimlikler üzerinden sürekli
kutuplaştırılıyor. İnsanlar ortak sorunlarını konuşmak yerine birbirlerini
düşman olarak görmeye teşvik ediliyor. Aynı mahallede yaşayan insanlar bile
artık birbirine kuşkuyla bakıyor.
Bunun en
ağır sonuçlarından biri ise düşünme yetisinin giderek körelmesi oldu.
Sorgulamayan,
araştırmayan, yalnızca kendisine söyleneni doğru kabul eden büyük kitleler
oluşmaya başladı. Eğitim sistemindeki kronik sorunlar, bilimsel düşünceden
uzaklaşılması ve eleştirel aklın giderek zayıflaması bu süreci daha da
hızlandırdı.
Sonuçta
ortaya öfkeli ama neye öfkelendiğini tam olarak bilmeyen; mutsuz ama
mutsuzluğunun gerçek nedenlerini göremeyen milyonlarca insan çıktı.
Bugün
Türkiye'de mafyatik cinayetler, organize suç örgütleri, kadın cinayetleri,
çocuk istismarları, yolsuzluk iddiaları ve ağır adli olaylar artık toplumun
büyük bir bölümünü şaşırtmıyor.
Asıl
tehlikeli olan da budur.
Bir toplum,
kötülüğe alışmaya başladığında çürüme yalnızca kurumlarda değil, insanların
vicdanlarında da başlamış demektir.
Ekonomik
krizler bir gün aşılabilir.
Ancak
vicdanını, adalet duygusunu ve ortak yaşam kültürünü kaybetmiş bir toplumun
yeniden ayağa kalkması çok daha uzun yıllar alır.
İşte benim
en büyük kaygılarımdan biri de budur.
TÜRKİYE'NİN SESSİZ ÇIĞLIKLARI
Duyulmayan İntiharlar ve Görmezden Gelinen Bir Çöküş
BÖLÜM 2 / 3
Benim Hikâyem
Şimdi biraz
da kendimden bahsetmek istiyorum.
Belki bu
satırları okuyan bazı insanlar, neden bu kadar karamsar yazdığımı ya da neden
bu kadar derin bir tükenmişlik hissi taşıdığımı daha iyi anlayabilir.
Uzun
yıllardır ağır bir zihinsel ve duygusal yorgunluğun içindeyim.
Bu sıradan
bir yorgunluk değil.
Tatille,
birkaç gün dinlenmeyle ya da güzel sözlerle geçecek bir durum da değil.
Bugün
psikoloji literatüründe "tükenmişlik sendromu" olarak
tanımlanan ruh hâline çok yakın bir yerde olduğumu hissediyorum.
Bundan önce
çalıştığım iş yerinde tam on yıl boyunca hiç ara vermeden çalıştım.
Orada
yaşadığım en ağır olaylardan biri ise üretim bölümünde meydana gelen büyük bir
patlamaydı.
Her gün aynı
masada yemek yediğim, aynı koridorlarda yürüdüğüm, selamlaştığım iki arkadaşımı
o patlamada kaybettim.
Ben hâlâ
bunun önlenebilir olduğuna inanıyorum.
Bana göre
orada ciddi ihmaller vardı.
O olay
yalnızca bir iş kazası değildi.
Benim
hayatımda derin bir kırılma noktasıydı.
İnsan bazen
tek bir olayla yaşlanır.
Ben de o gün
biraz daha yaşlandım.
Patlamadan
sonra aynı iş yerinde yaklaşık beş yıl daha çalışmaya devam ettim.
Ama bugün
geriye dönüp baktığımda görüyorum ki aslında oradan ayrıldığım gün değil, o
patlamanın yaşandığı gün o iş yerinden kopmuştum.
Sadece
bedenim çalışmaya devam ediyordu.
Ruhum ise
çoktan orayı terk etmişti.
İçimde
sessizce ölen bir şey vardı.
Ve o şey bir
daha hiç geri gelmedi.
Annem...
İşten
ayrıldıktan sonra aldığım kıdem tazminatının önemli bir kısmıyla annemi her şey
dahil bir tatile götürdüm.
Bugün geriye
dönüp baktığımda verdiğim en doğru kararlardan birinin bu olduğunu düşünüyorum.
Çünkü para
yeniden kazanılabilir.
Ama
annenizle geçirebileceğiniz zamanın telafisi yoktur.
Yıllar
boyunca annemi defalarca hastanelere taşıdım.
Onun hastalıklarına,
korkularına ve yavaş yavaş tükenişine tanıklık ettim.
Bir evladın
yaşayabileceği en ağır çaresizliklerden biri budur.
Sevdiğiniz
insanın gözlerinizin önünde yavaş yavaş elinizden kayıp gitmesi...
Ve bir gün
onu sonsuza kadar kaybetmeniz...
Annemin
vefat ettiği gün hayatımdaki en büyük sessizliklerden biri başladı.
İnsan bazen
kalabalıkların içinde bile yapayalnız kalabiliyor.
Ben bunu çok
iyi öğrendim.
Ailem Beni Hiç Anlayamadı
Belki bunu
söylemek ağır gelebilir ama yıllar boyunca ailem de içinde bulunduğum ruh
hâlini hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamadı.
Belki de
anlamak istemedi.
Özellikle
kardeşlerim, yaşadığım ekonomik sıkıntıların tek sorumlusu olarak beni
gördüler.
Onlara göre
hayatımda yaşanan bütün olumsuzlukların nedeni yalnızca benim yanlış
kararlarımdı.
Sanki içinde
yaşadığımız ekonomik düzenin, düşük ücretlerin, yüksek enflasyonun, ağır
çalışma koşullarının ve ülkenin genel gidişatının hiçbir etkisi yokmuş gibi
davrandılar.
Oysa gerçek
hayat böyle işlemiyor.
İnsan
yalnızca kendi yaptığı tercihlerden ibaret değildir.
İnsan,
içinde yaşadığı sistemin de ürünüdür.
Bugün
milyonlarca insan benzer sıkıntıları yaşıyorsa bunun nedeni yalnızca bireysel
hatalar olamaz.
Aynı düzen
içinde yaşayan milyonlarca insanın aynı sorunları yaşaması, ortada yapısal bir
problem olduğunu gösterir.
Borçlarım
giderek büyüdü.
Sonunda
ortak hisseli küçük evimizi satmak zorunda kaldık.
Bugün ise
paylaşımlı bir evde kiracı olarak yaşıyorum.
Bunu
yazarken utanmıyorum.
Çünkü
utanması gereken, yıllarca çalışan insanların yaşlandıklarında güven içinde
yaşayabilecekleri bir evi bile koruyamadıkları bir düzen olmalıdır.
Bugünkü Hayatım
Bugün bir
villa ve geniş bir arazi içerisinde bekçi olarak çalışıyorum.
Aldığım
ücret, asgari ücretin çok az üzerinde sayılabilecek bir seviyede.
Üstelik bu
ücretin içinde yemek de var, yol masrafı da var deniliyor.
Yani
görünürde tek maaş alıyorsunuz ama aslında bütün giderlerinizi onun içinden karşılamak
zorundasınız.
Elbette
biliyorum...
Benden çok
daha ağır şartlarda yaşayan insanlar var.
Bunu hiçbir
zaman inkâr etmedim.
Ama
başkalarının benden daha kötü durumda olması, benim yaşadığım acıları ortadan
kaldırmıyor.
Acı, yarış
değildir.
İnsan kendi
yükünü taşır.
Ve herkesin
omzundaki yük, kendisine göre ağırdır.
Metro İstasyonlarında Sessizce Ölen İnsanlar
Son bir yıl
içerisinde işe gidip gelirken kullandığım metro hatlarında unutamadığım olaylar
yaşadım.
Benim bizzat
bildiğim en az beş kişi, farklı metro istasyonlarında kendilerini tren
raylarına atarak yaşamlarına son verdi.
Belki resmi
kayıtlarda bunlar yalnızca birkaç satırlık haber olarak yer aldı.
Belki birkaç
saat sonra unutuldu.
Ama ben
unutamadım.
Çünkü her
intihar, yalnızca bir insanın ölümü değildir.
Aynı zamanda
bir toplumun başarısızlığının sessiz ilanıdır.
İnsan kolay
kolay ölmek istemez.
İnsan
yaşamak ister.
Sevmek
ister.
Üretmek
ister.
Hayal kurmak
ister.
Ancak bir
gün gelir; içinde bulunduğu karanlık, geleceğe dair bütün umutlarını yutar.
İşte o zaman
ölüm, bazı insanlar için yaşamaktan daha kolay görünmeye başlar.
Bence toplum
olarak en büyük yanılgımız da burada başlıyor.
İntiharları
yalnızca bireysel psikolojik sorunlar olarak görüyoruz.
Oysa birçok
intiharın arkasında yoksulluk, yalnızlık, umutsuzluk, dışlanmışlık, borçlar,
gelecek kaygısı ve giderek ağırlaşan yaşam koşulları bulunuyor.
Bunları
konuşmadan yalnızca "kişisel sorun" demek, gerçeğin yalnızca küçük
bir kısmını görmek olur.
Birbirimizi Gerçekten Tanımıyoruz
Şimdi
yazacaklarım belki bazı insanları rahatsız edecek.
Rahatsız
olacak olanlar da olsun.
Çünkü bazen
gerçekler, insanları rahatlatmak için değil; uyandırmak için söylenir.
Benim
gözlemime göre insanlar artık ne kendilerini tanıyor ne de karşısındaki insanı
anlamaya çalışıyor.
Birkaç
dakikalık gözlemlerle, birkaç cümleyle ya da insanların maddi durumlarına
bakarak onlar hakkında kesin hükümler veriyoruz.
İnsanları
anlamaya çalışmıyoruz.
Onları
etiketliyoruz.
Yargılıyoruz.
Küçümsüyoruz.
Ve çoğu
zaman bunu büyük bir özgüvenle yapıyoruz.
Oysa
gerçekte insanların hayatı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz.
Bir insanın
kaç gece uykusuz kaldığını...
Kaç kez
borcunu ödeyemediğini...
Kaç kez
annesini hastaneye taşıdığını...
Kaç kez
sessizce ağladığını...
Kaç kez
yaşamaktan vazgeçmeyi düşündüğünü...
Bilmiyoruz.
Ama yine de
onun hayatı hakkında hüküm vermekten çekinmiyoruz.
İşte bana
göre modern toplumun en büyük ahlaki sorunlarından biri de budur.
İnsanları
anlamaya çalışmadan onlar hakkında karar vermek...
Ve bunu
normal kabul etmek.
TÜRKİYE'NİN SESSİZ ÇIĞLIKLARI
Duyulmayan İntiharlar ve Görmezden Gelinen Bir Çöküş
BÖLÜM 3 / 3 (FİNAL)
Bir Simülasyon Cennetinin Dışında Kalanlar
Yıllardır
İstanbul'da yaşarken sık sık Kemer Country örneğini düşünürüm.
Burası benim
için yalnızca lüks villaların bulunduğu bir yer değildir.
Aynı zamanda
içinde yaşadığımız ekonomik ve sınıfsal düzenin küçük bir simgesidir.
Yüksek
duvarlarla çevrilmiş, güvenlik görevlileri tarafından korunan, yemyeşil
bahçeleri, göletleri ve büyük villalarıyla adeta dış dünyadan koparılmış ayrı
bir evren...
Ben bazen
oraya baktığımda insanların kendilerine küçük bir yapay cennet inşa etmeye çalıştıklarını
düşünüyorum.
Fakat bu
cennetin var olabilmesi için, dışarıda milyonlarca insanın giderek ağırlaşan
bir hayatın içinde yaşamaya devam etmesi gerekiyor.
İşte bana
göre asıl trajedi burada başlıyor.
Birileri
kendisini sistemin dışında tutarak mutlu olabileceğine inanıyor.
Oysa hepimiz
aynı gemideyiz.
Bugün yüksek
duvarların arkasında kendini güvende hissedenler de yarın bu toplumun ürettiği
sorunlardan kaçamayacaklarını anlayacaklar.
Çünkü
adaletsizlik yalnızca yoksulları değil, eninde sonunda bütün toplumu zehirler.
Hiçbir
yüksek duvar, çökmekte olan bir toplumdan sonsuza kadar koruyamaz.
Değişim Bir Anda Gelmez
Bana ilham
veren yazarlardan biri Ender Helvacıoğlu'dur.
Özellikle "Devrimin
Denklemleri" isimli kitabının arka kapağında yer alan şu benzetmeyi
son derece anlamlı buluyorum:
"Devrim,
bir ton balçığın içindeki bir gram radyumu ayrıştırmak gibidir."
Bu benzetme,
Marie Curie'nin tonlarca cevherin içinden sabırla radyumu ayırmasına yapılan
güçlü bir göndermedir.
Toplumsal
dönüşüm de bana göre böyledir.
Özellikle
Türkiye gibi köklü devlet geleneğine sahip toplumlarda zihinsel değişim kısa
sürede gerçekleşmez.
Belki
onlarca yıl...
Belki bir
asır...
Belki daha
da uzun bir zaman gerekir.
Fakat tarih
bize aynı zamanda şunu da öğretmiştir:
Gerçek
değişimler başladığında, yıllarca sarsılmaz görünen düzenler bazen çok kısa
süre içinde çöker.
Uzun süre
hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür.
Sonra bir
gün, yılların birikimi aynı anda harekete geçer.
Ben buna inanıyorum.
Belki ben
göremeyeceğim.
Belki buna
tanıklık edemeyeceğim.
Ama Türkiye
toplumunun bir gün daha özgür, daha vicdanlı, daha sorgulayan ve daha bilinçli
bir zihinsel dönüşüm yaşayacağına inanıyorum.
Ve o gün
geldiğinde yalnızca siyaset değil; insanların birbirine bakışı da değişecek.
İşte o zaman
bugün kendilerine küçük yapay cennetler kurduklarını sananlar da gerçek huzurun
yüksek duvarların arkasında değil; adaletin, eşitliğin ve insan onurunun içinde
olduğunu anlayacaklar.
Budizm Benim İçin Bir Kaçış Değil, Bir Arayıştır
Bütün bu
yaşadıklarımdan, yıllar boyunca yaptığım araştırmalardan ve kendi iç
hesaplaşmalarımdan sonra Budizm'i benim için anlamlı bir yaşam yolu olarak
görmeye başladım.
Ben Budizm'i
dünyadan kaçmak için değil, insan kalabilmek için önemsiyorum.
Çünkü bana
göre Budizm; başkalarına hükmetmeyi değil kendini geliştirmeyi, öfkeyi değil
merhameti, fanatizmi değil sorgulamayı, tüketmeyi değil sade yaşamayı öğütleyen
derin bir öğretidir.
İşte bütün
yaşadıklarımdan ve uzun yıllar boyunca yaptığım araştırmalardan sonra, Budizm'i
benim için bir kurtuluş yolu olarak görmeye başladım.
Bu çürümüş
toplumsal döngünün içinde her gün aynı zihinsel işkenceyi yaşayarak ömrümü
tüketmektense, çok daha sade ve mütevazı bir hayatı seçebilirim.
Belki küçük
bir odada yaşayacağım.
Belki maddi
olarak bugünkünden bile daha sınırlı imkânlara sahip olacağım.
Belki hiçbir
zaman zengin olmayacağım.
Ama ruhumu
her gün biraz daha tüketen bu kısır döngünün içinde yaşamaktansa, bir Budist
tapınağında öğrenmeyi, çalışmayı, hizmet etmeyi ve elimden geldiğince faydalı
olmayı tercih ederim.
Çünkü artık
aradığım şey para değildir.
Şöhret
değildir.
Gösterişli bir
hayat hiç değildir.
Ben yalnızca
huzuru arıyorum.
Ve içimde
uzun zamandır susmayan bir ses var.
O ses bana
sürekli aynı şeyi söylüyor.
"Artık
başka bir yolda yürüme zamanı geldi..."
Ruhum...
İç sesim...
Bana bunu
söylüyor.
Ve ben
hayatımın hiçbir döneminde iç sesimi bugün olduğu kadar güçlü duymamıştım.
Son Söz
Belki bazı
insanlar bu satırlara katılmayacak.
Belki
bazıları beni fazla karamsar bulacak.
Belki de
bazıları bütün bunların yalnızca kişisel hayal kırıklıkları olduğunu düşünecek.
Buna saygı
duyarım.
Ben yalnızca
gördüklerimi...
Yaşadıklarımı...
Ve
hissettiklerimi yazıyorum.
Bu yazı
kimseye nefret kusmak için yazılmadı.
Kimseyi
aşağılamak için de yazılmadı.
Belki bir
gün, kendisini yalnız hisseden bir insan bu satırları okur ve...
"Ben de
aynı şeyleri hissediyorum."
der diye
yazıldı.
Eğer bunu
başarabilirsem, bu yazının amacına ulaştığına inanacağım.
Ve eğer bir
gün bu ülkeden ayrılabilirsem...
Arkamda
nefret bırakarak değil;
Daha
merhametli, daha bilinçli ve daha huzurlu bir insan olabilme umuduyla ayrılmak
istiyorum.
Çünkü insan
bazen doğduğu ülkeyi değil...
Ruhunun
yaşayabileceği yeri arar.
Ben de uzun
zamandır onu arıyorum.
Kapanış
Belki bu
satırlar hiçbir şeyi değiştirmeyecek.
Belki dünya
yarın yine aynı acılarla uyanacak.
Ama bir kişi
bile durup düşünürse...
Bir kişi
bile kendisini bu satırlarda bulursa...
Bir kişi
bile "yalnız değilmişim" diyebilirse...
Bu yazı
görevini yerine getirmiş olacaktır.
Çünkü
bazen...
Bir insanın
sessiz çığlığı, bin kişinin yüksek sesinden daha güçlüdür.
Sevgiyle,
saygıyla ve umutla...
Spartacus
____________________________________________________________
ENGLISH
THE SILENT SCREAMS OF TURKEY
Unheard Suicides and the Collapse No One Wants to See
PART 1 / 3
There are many realities in Turkey that you will never see on mainstream television or hear discussed by the country's largest YouTube channels.
Some stories never become headlines.
Others appear briefly before disappearing beneath the endless flow of daily political debates and sensational news.
Yet beneath that surface, another Turkey exists.
A Turkey filled with silent suffering, invisible struggles, and countless people who continue living without anyone truly noticing what they are carrying inside.
This is why I write.
This blog is not about politics alone.
It is not merely about economics, nor is it an attempt to convince anyone to adopt my opinions.
It is simply the testimony of an ordinary man who has spent years observing his country, his society, and himself while slowly watching hope disappear from the lives of millions of people.
The deepest crisis in Turkey today is not only economic.
The deepest crisis is psychological.
Every year more people become exhausted, anxious, angry and hopeless.
Violence is becoming ordinary.
Empathy is becoming rare.
People no longer try to understand each other.
Instead, they judge one another before listening.
Fear replaces dialogue.
Hatred replaces compassion.
And little by little, an entire society begins to lose its emotional balance.
To me, this is far more frightening than inflation itself.
When Poverty Becomes Psychological
In 2023, the Turkish government introduced a major retirement reform known as EYT, allowing millions of citizens who had fulfilled certain employment requirements to retire earlier than previously permitted.
I was one of them.
My first pension payment was approximately 5,500 Turkish Lira per month.
A short time later, it increased to around 7,500 Turkish Lira.
On paper, this looked like progress.
In reality, it was something very different.
Retirement payments in Turkey are largely adjusted according to the official inflation figures published by the Turkish Statistical Institute (TÜİK).
However, many citizens—including myself—believe that these official numbers fail to reflect the actual cost of everyday life.
Every visit to a supermarket seemed more expensive than the last.
Food prices changed constantly.
Fuel prices continued to rise.
Electricity, transportation, rent and basic necessities became increasingly difficult to afford.
Taxes expanded into almost every aspect of daily life.
Yet pensions never seemed to catch up with reality.
What troubled me most was not simply earning less money.
It was watching millions of elderly people become poorer month after month while being told that everything was improving.
There comes a point where poverty is no longer measured by numbers.
It begins to affect dignity.
Self-confidence.
Mental health.
Hope itself.
That, in my opinion, is where the real crisis begins.
Beyond Economics
Many people outside Turkey assume that the country's biggest challenge is inflation.
I disagree.
Inflation is only one symptom.
The illness runs much deeper.
Over many years, society has become increasingly divided along political, religious and ideological lines.
Instead of solving common problems together, people have gradually been encouraged to see one another as enemies.
Critical thinking has weakened.
Questioning authority has become less common.
Scientific reasoning often gives way to emotional reactions and political loyalty.
As a result, millions of people find themselves living in a permanent state of tension.
Organized crime...
Corruption...
Violence against women...
Growing social anger...
These stories no longer shock society as much as they once did.
That may be the most alarming change of all.
Because when a society slowly becomes accustomed to injustice, violence and despair, the damage is no longer limited to institutions.
It reaches something much deeper.
It reaches the conscience of the people themselves.
Economic crises can eventually be overcome.
Currencies recover.
Markets stabilize.
Governments change.
But rebuilding a society that has lost empathy, trust and moral responsibility may take generations.
That is the future I fear far more than inflation itself.
THE SILENT SCREAMS OF TURKEY
Unheard Suicides and the Collapse No One Wants to See
PART 2 / 3
My Story
Perhaps some people who read these words will better understand why I often sound tired, disappointed or even hopeless.
What I carry inside is not ordinary fatigue.
It is not something that disappears after a vacation or a few days of rest.
For many years, I have lived with what psychologists would probably describe as burnout.
Not because I worked hard for a few months...
But because I spent years trying to survive in a system that slowly exhausted every part of me.
Before my current job, I worked for ten consecutive years at the same company.
Like millions of ordinary workers, I simply wanted to earn an honest living.
Then one day everything changed.
There was a major explosion at the factory.
Two colleagues with whom I shared meals almost every day lost their lives.
I still believe that tragedy could have been prevented.
In my opinion, there were serious failures and negligence.
That day was not only an industrial accident.
It became one of the deepest turning points of my life.
Sometimes people do not grow old because of time.
Sometimes a single day ages them forever.
I continued working there for another five years.
But the truth is...
The day I emotionally left that workplace was not the day I resigned.
It was the day those two men died.
From that moment on, only my body continued going to work.
Something inside me had already left.
Something never returned.
My Mother
After leaving that job, I received compensation for my years of work.
I used a significant part of that money to take my mother on an all-inclusive holiday.
Looking back today, I believe it was one of the best decisions I ever made.
Money can always be earned again.
Time with your mother cannot.
For years I accompanied her from one hospital to another.
I watched illness slowly steal her strength.
I witnessed the helplessness that every son fears.
Then one day...
She was gone.
There are moments in life when silence becomes heavier than words.
Losing my mother was one of those moments.
No matter how many people stand around you...
There are kinds of loneliness that nobody else can enter.
Nobody Really Understood
One of the hardest truths I have accepted is that even the people closest to us do not always understand what we are living through.
My family never truly understood my psychological exhaustion.
Perhaps they could not.
Perhaps they simply did not want to.
My financial struggles were often seen as nothing more than the result of my own bad decisions.
As if low wages...
High inflation...
Economic instability...
And the system itself had played no role at all.
But life is never that simple.
Human beings are shaped not only by their personal choices...
They are also shaped by the environment in which they struggle to survive.
When millions of people experience the same difficulties at the same time, we should ask whether the problem lies only within individuals...
Or whether something much larger is failing.
Eventually my debts became overwhelming.
Our small jointly owned family apartment had to be sold.
Today I live in a shared rented apartment.
I do not write these words with shame.
Because I believe shame belongs elsewhere.
It belongs to a system in which people may work honestly for decades and still lose the security of having a place they can truly call home.
My Present Life
Today I work as a security guard on a large private property with villas and extensive gardens.
My salary is only slightly above the minimum wage.
Meals...
Transportation...
Most daily expenses...
Everything comes out of the same limited income.
Of course, I know there are people living under even harsher conditions than mine.
I have never denied that reality.
But another person's suffering does not erase my own.
Pain is not a competition.
Every person carries a weight that cannot be measured by someone else's standards.
The People I Never Forgot
During the past year, while travelling to work on the Istanbul metro, I witnessed something I wish I could erase from my memory.
At least five different people, at different stations, ended their lives by throwing themselves onto the railway tracks.
Those are only the cases I personally know about.
Perhaps they became short news reports.
Perhaps people forgot them the following day.
I could not.
Because every suicide is more than the death of an individual.
It is also a silent announcement that something within society has failed.
People are born wanting to live.
They want to love.
To create.
To dream.
To hope.
Only when despair becomes stronger than hope does death begin to look like an escape.
That is why I believe suicide should never be viewed only as an individual psychological issue.
Behind many suicides lie poverty...
Loneliness...
Debt...
Isolation...
The loss of dignity...
And a future that no longer seems worth believing in.
If we refuse to see those realities, we understand only a small part of the truth.
We Judge Before We Understand
There is something else that deeply troubles me.
Modern society has become incredibly quick to judge.
People form opinions about others after only a few minutes.
A few words.
A job title.
A financial situation.
A political opinion.
Very few people ask what another human being has actually lived through.
How many sleepless nights?
How many unpaid bills?
How many hospital corridors?
How many silent tears?
How many moments standing on the edge of giving up?
We simply do not know.
Yet we continue judging as though we understand everything.
To me, this is one of the greatest moral failures of modern society.
Not ignorance itself...
But the confidence with which people judge lives they know almost nothing about.
THE SILENT SCREAMS OF TURKEY
Unheard Suicides and the Collapse No One Wants to See
PART 3 / 3 (FINAL)
Outside the Walls of a Manufactured Paradise
For many years, one place in Istanbul has often occupied my thoughts.
It is called Kemer Country, an exclusive residential community filled with luxurious villas, private security, artificial lakes and perfectly maintained gardens.
To many people it represents success.
To me, it represents something else.
It symbolizes the illusion that a small minority can isolate themselves from the consequences of the society surrounding them.
Whenever I look at places like this, I cannot help thinking that some people have built themselves a private paradise.
A paradise protected by walls, cameras and security guards.
But every paradise built upon growing inequality carries a hidden illusion.
It assumes that suffering will always remain outside the gates.
History repeatedly proves otherwise.
No wall is high enough to protect people forever from a society that is slowly collapsing beneath them.
When justice weakens...
When trust disappears...
When hope dies...
Eventually the consequences reach everyone.
The walls remain standing.
But the illusion behind them slowly crumbles.
Real Change Takes Time
One writer whose ideas have deeply influenced me is Ender Helvacıoğlu.
In the introduction to one of his books, he uses a remarkable metaphor:
"Revolution is like extracting one gram of radium from a ton of mud."
I have never forgotten those words.
They remind us that profound social transformation is never quick.
It demands patience.
Persistence.
Generations of thought.
Generations of sacrifice.
Countries with deeply rooted traditions rarely change overnight.
Sometimes decades pass without visible progress.
Sometimes an entire century.
Yet history also teaches another lesson.
There are moments when years of silent accumulation suddenly become impossible to contain.
When societies awaken...
The transformation can appear almost unstoppable.
Perhaps I will never live long enough to witness such a day.
Perhaps my generation will not see it.
But I still believe that one day Turkish society will undergo a profound intellectual and moral transformation.
Not simply a political one.
A transformation in the way people think.
The way they treat each other.
The way they understand justice, freedom and human dignity.
When that day arrives, the greatest revolution will not happen inside parliament.
It will happen inside people's minds.
Why Buddhism?
After everything I have lived through...
After years of observing my country...
After countless hours spent reading philosophy, history, psychology and different spiritual traditions...
I gradually found myself drawn toward Buddhism.
Not because I wanted to escape reality.
Not because I was searching for another ideology.
But because I was searching for a different way of being human.
To me, Buddhism is not about worship.
It is not about fear.
It is not about obedience.
It is a path that encourages compassion instead of hatred.
Self-discipline instead of domination.
Awareness instead of fanaticism.
Simplicity instead of endless consumption.
Perhaps I am wrong.
Perhaps my understanding is incomplete.
But this is what Buddhism has come to mean for me.
After everything I have experienced, I began to see it as a possible path toward inner freedom.
I no longer wish to spend the rest of my life trapped inside the same exhausting cycle of work, debt, anxiety and emotional survival.
If one day I have the opportunity, I would gladly exchange comfort for peace.
I could live in a very small room.
I could own almost nothing.
I could dedicate myself to learning, working and serving within a Buddhist monastery.
Not because I believe such a life would be easy.
But because I believe it would be meaningful.
For the first time in many years, I feel that my inner voice is leading me somewhere rather than merely warning me.
That voice keeps repeating the same message:
"There is another way to live."
And for the first time in my life...
I am beginning to trust it.
Final Reflections
Some readers will disagree with everything I have written.
Others may see only pessimism.
Some may conclude that these pages are simply the personal frustrations of one ordinary man.
I understand those reactions.
I do not claim to possess absolute truth.
I simply describe what I have seen...
What I have lived...
And what I honestly feel.
This essay was never written to spread hatred.
Nor was it written to attack individuals.
It was written in the hope that somewhere, perhaps in another country, another human being might read these words and quietly say:
"I thought I was the only one who felt this way."
If that happens...
Then every hour I spent writing will have been worthwhile.
And if one day I truly leave Turkey...
I do not wish to leave carrying hatred.
I wish to leave carrying hope.
Not because I reject the people of my country.
But because I am searching for a place where my spirit can breathe.
A place where compassion is stronger than fear.
Where silence is not emptiness...
But peace.
Where life is measured not by wealth...
But by wisdom.
Perhaps that place exists.
Perhaps it does not.
But I have reached a point where I must at least try to find it.
Epilogue
Maybe these words will change nothing.
Maybe tomorrow the world will wake up exactly as it did today.
But if even one person pauses for a moment...
If even one lonely soul realizes they are not alone...
If even one human being begins to question the direction in which our societies are moving...
Then these pages will already have fulfilled their purpose.
Because sometimes...
The quietest scream carries farther than the loudest voice.
With respect...
With hope...
And with compassion.
Spartacus
👁 ... kez okundu
Bu yazıyı paylaş: