Türkiye’de artık skandalların kendisi kadar korkunç olan başka bir şey var:
Hiçbir şeye şaşırmıyoruz. Bir fon ödeme güçlüğüne düşüyor. Borsa sarsılıyor. Onlarca hisse tabana gidiyor. Devre kesiciler çalışıyor.
Yüzlerce fon hakkında olağanüstü kararlar alınıyor. On binlerce, yüz binlerce insan parasının akıbetini düşünmeye başlıyor. Sermaye piyasası otoriteleri suç duyurularında bulunuyor. Ve birkaç gün sonra hayatımıza devam ediyoruz. İşte Türkiye’nin asıl felaketi budur.
ANORMALLİĞİN NORMALLEŞMESİ.
Türkiye’de 16 Eylül 2026 tarihinde Borsa İstanbul’da yaşanan sert satış dalgası, yalnızca finans piyasalarının teknik bir arızası olarak okunamaz. BIST 100 gün içerisinde yüzde 7,5’i aşan kayıp gördü. Bankacılık endeksindeki düşüş yüzde 8,5’i geçti. 60’tan fazla hisse taban seviyesine kadar geriledi ve endekse bağlı devre kesici çalıştı. BIST 100 günü yüzde 5,54 düşüşle 13.122,58 puandan kapattı.
Fakat ekrandaki kırmızı rakamlar hikâyenin yalnızca görünen kısmıydı. Asıl soru şuydu:
BU NOKTAYA NASIL GELİNDİ?
BİR GÜNDE OLUŞMAYAN ÇÜRÜME
Türkiye’de yıllardır ekonomik kriz konuşuyoruz. Enflasyon konuşuyoruz. Türk lirasının değer kaybını konuşuyoruz. Kiraları konuşuyoruz. Asgari ücreti konuşuyoruz.
Emekliyi konuşuyoruz. Vergileri konuşuyoruz. Ama bütün bunların altında çok daha tehlikeli bir kriz büyüyor:
GÜVEN KRİZİ.
Çünkü ekonomi yalnızca para değildir. Ekonomi aynı zamanda güvendir. Bir insan parasını bankaya yatırıyorsa bankaya güvenir. Bir yatırım fonuna yatırıyorsa fon yöneticisine güvenir. Bir şirketin hissesini alıyorsa bilançosuna güvenir.
Borsada işlem yapıyorsa piyasanın adil olduğuna güvenir. Ve bütün bunların üzerinde: SPK’ya, Merkez Bankası’na, mahkemelere, devlet kurumlarına, hukuka güvenmek zorundadır. Bu güven zincirini kırdığınızda geriye yalnızca rakamlar kalır. Ve rakamların vicdanı yoktur.
FONLARDAKİ SAATLI BOMBA
Güncel haber ve piyasa incelemelerinde ortaya çıkan tablo ciddi. Bazı yatırım fonlarının fiili dolaşımı ve işlem hacmi düşük hisselerde çok büyük pozisyonlar oluşturması, sistemde önemli bir likidite riski yarattı. Mekanizma ilk başta son derece cazip görünüyordu. Hisseler yükseliyor. Fonun getirisi yükseliyor.
Getiriyi gören yatırımcı fona geliyor. Yeni para geliyor. Fon yeniden aynı veya benzer hisseleri alıyor. Hisseler biraz daha yükseliyor. Fonun performansı daha da parlak görünüyor.
Yeni yatırımcı geliyor. Ve çark dönüyor. Ta ki dönmeyene kadar. Çünkü finans piyasalarının en eski kurallarından biri şudur: Bir varlığı satın almak başka şeydir. Onu gerektiğinde satabilmek başka şeydir.
Yatırımcılar fonlardan çıkmaya başladığında fonların nakde ihtiyacı doğdu. Satış yapılması gerekti. Fakat düşük likiditeli hisselerde büyük pozisyonlar oluşturduysanız, kapı bir anda küçülür. Herkes aynı anda o kapıdan çıkamaz. Satarsınız.
Fiyat düşer. Fiyat düşünce fonun değeri düşer. Fon düşünce başka yatırımcı korkar. O da parasını ister. Daha fazla satış gerekir.
Daha fazla satış daha fazla düşüş yaratır. Ve bir zamanlar yukarı doğru çalışan çark bu kez aşağı doğru dönmeye başlar. İşte finansal yangın böyle büyür.
PEKİ DENETLEYENLER NEREDEYDİ?
Burada artık teknik finans tartışmasını bırakıp siyasi ve kurumsal soruyu sormak gerekiyor. Bir ülkede Sermaye Piyasası Kurulunun görevi nedir? Yangın çıktıktan sonra itfaiye göndermek mi? Yoksa yangının çıkabileceği koşulları önceden görmek mi? Eğer bazı fonlarda likidite riski büyüyorsa...
Eğer belirli düşük dolaşımlı hisselerde olağanüstü yoğunlaşmalar oluşuyorsa... Eğer piyasanın yapısına ilişkin uluslararası yatırımcılar ve endeks sağlayıcıları tarafından daha önce kaygılar dile getiriliyorsa... O zaman vatandaşın şu soruyu sormaya hakkı vardır:
SİZ BÜTÜN BUNLAR OLURKEN NEREDEYDİNİZ?
Bu soru bir suç isnadı değildir. Bu soru demokrasinin kendisidir. Çünkü kamu kurumları kutsal değildir. Kamu kurumları hesap verir. En azından hukuk devletlerinde böyle olması gerekir.
130 FON İÇİN TASFİYE KARARI
Ardından tablo ağırlaştı. Pusula Portföy bazı fonlarında ödeme temerrüdü yaşandığını açıkladı. Fonlardan ciddi miktarda çıkış yaşandı. Ve 16 Eylül’de satış dalgası Borsa İstanbul’a yayıldı. Devre kesici çalıştı.
Ardından SPK harekete geçti. Yedi portföy yönetim şirketinin kurucusu olduğu ve TEFAS’ta işlem gören toplam 130 yatırım fonunun tasfiyesine karar verildi. Reuters’ın aktardığı rakamlara göre alınan tedbirlerin kapsadığı portföylerde yaklaşık 891 milyar TL büyüklüğünde varlık ve yaklaşık 353 bin yatırımcı bulunuyordu. Merkez Bankası da repo fonlamasını yükselterek ve bankalararası borçlanma limitlerini artırarak piyasadaki likiditeyi desteklemeye yöneldi. Bir düşünün.
130 fon. Yüz binlerce yatırımcı. Yüz milyarlarca liralık varlık. Ve bütün bunlar yaşandıktan sonra bize hâlâ bunun yalnızca birkaç kötü oyuncunun yarattığı münferit bir problem olduğunu söylemek yeterli olabilir mi? Belki sistemik bir bankacılık krizi yoktur.
Belki alınan önlemler yangının yayılmasını önleyecektir. Nitekim hükümet yetkilileri ve bazı piyasa uzmanları sorunun sınırlı ve yönetilebilir olduğunu belirtiyor. Fakat başka bir soru ortada kalıyor:
BU KADAR BÜYÜK BİR RİSK NASIL BU NOKTAYA KADAR GELDİ?
38 KİŞİ HAKKINDA SUÇ DUYURUSU
SPK ayrıca Katılımevim, Gündoğdu Gıda ve Destek Finans Faktoring hisselerindeki işlemlerle bağlantılı olarak 38 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu ve iki yıllık işlem yasağı uyguladı. Burada çok önemli bir ayrım yapalım: Suç duyurusu mahkûmiyet değildir. Hakkında işlem yapılan kişiler bakımından masumiyet karinesi geçerlidir. Fakat düzenleyici kurumun 38 kişi hakkında böylesine ciddi bir işlem yapmış olması bile piyasadaki gözetim sorununun boyutunun araştırılması gerektiğini göstermektedir. Mesele yalnızca “Kim manipülasyon yaptı?” sorusu değildir.
Başka bir soru daha vardır: “Bunun yapılabileceği ortam nasıl oluştu?”
İBRAHİM TURHAN OLAYI VE TÜRKİYE’NİN İRONİSİ
Sonra Türkiye’ye özgü o garip sahnelerden biri daha yaşandı. Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı, eski Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü ve eski AKP milletvekili İbrahim Mustafa Turhan hakkında sosyal medya paylaşımları nedeniyle soruşturma başlatıldı. Savcılık açıklamasında sermaye piyasası araçları hakkında yatırımcılarda korku ve paniğe yol açabilecek paylaşımlara ilişkin tespitlerden söz edildi. Fakat kamuoyuna yansıyan Turhan açıklamalarının önemli bir bölümünde yatırımcılara paniğe kapılmamaları ve Türkiye’nin sermaye piyasası altyapısına güvenmeleri yönünde ifadeler bulunuyordu.
İşte Türkiye’nin içine sürüklendiği zihinsel labirent tam burada ortaya çıkıyor. Bir piyasanın güvenilirliği eleştirel konuşmaları soruşturmakla kurulamaz.
GÜVEN EMİRLE ÜRETİLEMEZ.
Güven, “güveneceksiniz” denilerek yaratılamaz. Güven polisle kurulmaz. Güven savcılıkla kurulmaz. Güven propaganda videosuyla kurulmaz.
GÜVEN KAZANILIR.
Şeffaflıkla kazanılır. Bağımsız kurumlarla kazanılır. Hukukla kazanılır. Liyakatle kazanılır. Hesap verebilirlikle kazanılır.
AKP DÖNEMİNİN EN AĞIR MİRASLARINDAN BİRİ:
KURUMLARA GÜVENİN AŞINMASI
Türkiye’yi uzun yıllardır AKP yönetiyor. Bu nedenle bugün ortaya çıkan kurumsal yapının siyasi sorumluluğunu iktidardan bağımsız tartışmak mümkün değildir. Bir iktidar ülkeyi birkaç yıl yönettiğinde bazı sorunları geçmişten devraldığını söyleyebilir. Ama onlarca yıl boyunca ülkenin yasalarını değiştirmiş, üst düzey bürokrasisini şekillendirmiş, ekonomi yönetimini belirlemiş ve düzenleyici kurumların yönetimlerini atamış bir siyasi iktidar artık yalnızca seyirci değildir. Sistemin mimarisinin önemli ölçüde sahibidir.
Dolayısıyla şu soru meşrudur: Türkiye’de düzenleyici ve denetleyici kurumların bağımsızlığı neden sürekli tartışılıyor? Neden her ekonomik sarsıntıda vatandaş “Gerçekten ne oluyor?” diye alternatif bilgi kaynaklarına koşuyor? Neden devletin açıklaması otomatik olarak tartışmayı bitirmiyor? İşte AKP dönemine yöneltilebilecek en ağır kurumsal eleştirilerden biri budur: Türkiye yalnızca para kaybetmedi.
GÜVEN KAYBETTİ.
Ve güven rezervi, Merkez Bankasının döviz rezervinden bile değerlidir.
TOPLUMUN HİÇ Mİ SORUMLULUĞU YOK?
Var. Hem de fazlasıyla var. Fakat milyonlarca insanı “ahlaksız toplum” diye tek kalemde suçlamak meseleyi açıklamak yerine basitleştirir. Sorun başka yerde.
Türkiye’de yıllardır son derece tehlikeli bir kültür normalleşiyor: Çalışmadan zengin ol. Kestirmeden git. Bir tanıdık bul. Birilerinin adamı ol. Liyakat yerine bağlantı kur.
Bilgi yerine söylenti dinle. Üretmek yerine spekülasyon yap. Şirketi araştırma. “Abi hangi hisse uçacak?” diye sor.
Fonun portföyünü inceleme. “Geçen ay yüzde kaç yaptı?” diye sor. Değerlemeyi sorgulama. “Daha gider mi?” diye sor.
Ve işler ters gidince: “Devlet bizi kurtarsın.” İşte siyasi yozlaşmayla toplumsal yozlaşmanın birbirini beslediği yer burasıdır. Siyaset toplumu şekillendirir. Toplum siyaseti yeniden üretir. Liyakatini kaybeden devlet, liyakati önemsemeyen vatandaş yaratır.
Hukuka saygısını kaybeden siyaset, kuralları yalnızca yakalanmadığında önemseyen birey üretir. Kestirme yollarla güç elde edenleri gören toplum, kestirme yollarla para kazanmayı doğal görmeye başlar. Sonra herkes birbirine bakar. Ve kimse kendisini sorumlu görmez.
ASLINDA BORSA BİR AYNADIR
Borsa yalnızca şirketlerin fiyatlandığı yer değildir. Borsa bir ülkenin aynasıdır. Hukuk fiyatlanır. Siyasi risk fiyatlanır. Kurumların kalitesi fiyatlanır.
Merkez Bankasının güvenilirliği fiyatlanır. Düzenleyici kurumların bağımsızlığı fiyatlanır. Mahkemelerin öngörülebilirliği fiyatlanır. Şirketlerin şeffaflığı fiyatlanır. Toplumun finansal kültürü bile fiyatlanır.
Her şey sonunda o ekrandaki rakama dönüşür. Bu nedenle Türkiye’de yaşanan fon ve borsa krizini yalnızca “BIST yüzde kaç düştü?” diye tartışmak meseleyi küçültmektir. Mesele bundan büyüktür.
ÇÜRÜMENİN EN TEHLİKELİ AŞAMASI
Bir toplumun başına gelebilecek en kötü şey skandal değildir. Skandala alışmaktır. Bir zaman sonra vatandaş şöyle demeye başlar: “Türkiye’de olur böyle şeyler.” “Birileri yine götürmüştür.” “Nasıl olsa kimse hesap vermez.”
“İki hafta sonra unutulur.” İşte çürümenin zaferi budur. Çünkü yozlaşmış düzenlerin en büyük başarısı herkesi yozlaştırmak değildir. İnsanları yozlaşmanın değiştirilemeyeceğine inandırmaktır. Vatandaş artık öfkelenmiyorsa...
Şaşırmıyorsa... Hesap sormuyorsa... “Bana dokunmasın yeter” diyorsa... çürüme yalnızca devlet kurumlarına değil, toplumun zihnine de girmiş demektir.
TÜRKİYE’NİN İHTİYACI YENİ BİR MASAL DEĞİL
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla propaganda değildir. Türkiye’nin ihtiyacı: Bağımsız denetimdir. Bağımsız yargıdır. Şeffaflıktır. Liyakattir.
Hesap verebilirliktir. SPK gerçekten denetlemelidir. Fon yöneticileri gerçekten hesap vermelidir. Piyasa manipülasyonu iddiaları bağımsız mahkemelerde sonuna kadar araştırılmalıdır. Ama bununla yetinilmemelidir.
Eğer kamu kurumlarının gözetiminde ihmal varsa o da araştırılmalıdır. Çünkü devlet vatandaşından hesap sorarken kendisini hesap vermekten muaf tutamaz. Hukuk devleti budur.
SON SÖZ
16 Eylül’de Borsa İstanbul ekranları kıpkırmızıydı. Ama Türkiye’nin problemi ekranın rengi değildir. Problem daha derindedir. Bir ülke parasını yeniden basabilir. Rezervini yeniden biriktirebilir.
Borsası yeniden yükselebilir. Şirketleri yeniden değer kazanabilir. Fakat kaybedilen toplumsal ve kurumsal güveni yeniden oluşturmak yıllar sürer. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu asıl tehlike budur. Ekonomik kriz geçebilir.
Borsa toparlanabilir. Fon piyasası yeniden düzenlenebilir. Ama hukuksuzluğun, liyakatsizliğin, fırsatçılığın, kolay para arzusunun ve hesap vermeme kültürünün normalleştiği bir ülke ekonomik göstergelerini düzeltse bile iyileşmiş sayılmaz. Çünkü çürüme bilanço kalemi değildir. Çürüme zihniyettir.
Ve Türkiye’nin yeniden ayağa kalkması için önce o zihniyetle hesaplaşması gerekir. Borsa İstanbul’da gördüğümüz kırmızı ekran belki de yalnızca finans piyasasının değil...
TÜRKİYE’NİN KENDİSİNE TUTULMUŞ KIRMIZI BİR AYNADIR.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder